Güvenle Baksın Gözleriniz

SÖYLEYECEKLERİM VAR! Çok doluyum bu konuda… Bir insana zarar vermek istiyorsanız; güvenini kırın. Sadece sizinle değil, tüm çevresiyle ilişkisini sorgulayacaktır.

Hadi başa alalım. Kendimden yola çıkarak anlatmak istiyorum güven konusunu. Çok çok çabuk güvenirim insanlara ama o kadar hassastır ki güven bende… Ağzınızdan çıkıcak tek bir kelime, espirisine söylenmiş bir şaka canım dediğim bir insanı silmeye yeter. Bazen acaba çabucak silmiyorum ama o şaka bardağı dolduran son damla mıydı diyorum. Hayır öyle değil. Ciddi ciddi tek bir şaka sonrasında sildiğim insanlar var. Neden peki? Bir daha güvenemem. İm-kan-sız! Yüzüne gülsem, eskisi gibi davranmaya çalışsam ikiyüzlü olacağım. Çünkü; içimden zerre yanında durmak gelmezken sırf yılların hatrına yanında durup aynı samimiyeti kurmaya çalışmak ikiyüzlülük gibi geliyor bana. Bir kerede silip kurtulacaksın. Tamam çok üzüleceksin ama her gün yüzüne gülmek daha acı vermez mi? Her zaman tek istediğim çevremde az arkadaşım olsun ama hepsi güven koksun. Hepsiyle dertleşirken bir yandan da acaba diye düşünmek zorunda kalmak istemiyorum.

Bu hayatta en en çok korktuğum şey; gerçekten değer verdiğim insanların bana olan güveni kırmaktır. Biliyorum, kırarsam hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ağlasam da, dövünsem de bana bir daha güvenemeyecek, bu kişinin elinde olan bir şey değil. Düşünsenize karşılıklı güven duyduğunuz sevdiklerinizin gözlerinde bir daha eskisi gibi güven parıltısını göremiyorsunuz, çok korkunç bir şey bence bu…

Şu da unutulmamalı ki; güven, mutluluk ve huzur için gerekli olan en hassas duygudur. Güvenin önemini bilip sadık kalanlar için sonsuz bir mutluluk kaynağı olurken, sahip çıkamayanlar vicdanlı insanlar içinse korkunç bir azap kaynağıdır. Bu yüzden unutulmamalı ki GÜVEN TEK KULLANIMLIKTIR!

Eğer gözleriniz güvenle bakmıyorsa, boş bir bakıştan farkı yoktur…

Reklamlar

Kağıda Bırakalım

Neden yazmak? Neden konuşarak anlatmak varken, derdini yazarak anlatmayı seçer insan? Ben sanırım bu sorunun cevabını verebilirim. Ağızdan çıkan kelimelerin etkisine inanmıyorum. Yürekten kağıda dökülen kelimelere aşığım. Bir de gözlerin mimiklerini, ışığını seviyorum. Dil yalan cümleler söyleyebilir ama yürek kağıda yalan yazmaz/yazamaz. Gözler dürüsttür, ışığı gerçektir. Yazmanın insanın iç çığlığı olduğuna inanıyorum. Ben denedim; dertlerimi, hayallerimi konuşarak anlatmaya çalıştım. Ama olmadı. Sesimi yükselttim olmadı, alçalttım olmadı. Araya gözyaşı serpiştirdim yine olmadı. Yazmaya karar verdim bende. Kimseye hesap vermediğim, özgürce, içimden geldiği gibi yazmayı sevdim. Çok sevdim. Ama en çokta “Tanıdığınız Dilşad aslında çok farklı biri. Tanımıyorsunuz. Sizinle aynı şeyleri hiçbir zaman düşünmedi. Sizden farklı düşünüyor.” dedirtmeyin sevdim. Yazılarımdaki kadar dürüstüm, yazılarımdaki kadar açık ve yazılarımdaki kadar cesur… Yazmalıyız. Hepimiz öfkeliyiz, özlüyoruz, taşıyamayacağımız yüklerimiz var, düşünüp durduğumuz dertlerimiz. Bunları sırtımızdan indirip, kağıda bırakmalıyız. Hafiflemeliyiz, devam edemeyiz yoksa yolumuza. Özdemir Asaf “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz.” der. Yalnızlığınızı sadece kağıtla paylaşabilirsiniz. O sizin kelimelerinize sonuna kadar kucak açar. Ama asla ne yazacağınızı seçemezsiniz. Örnek vermek gerekirse; aşık olacağınız kişiyi seçemediğiniz gibi… Yazarkende, aşık olurkende yüreğiniz yönlendirir sizi. Yazdıkça bulursun doğruyu ama yanlış yolda hayırlıdır, deneyimdir… Sanal ya da gerçek fark etmez, yazdıklarınız ardınızda bıraktığınız iz… Bence çok değerliler. Çünkü saf ve gerçek… Söz uçar ama yazı kalır senelerce, asırlarca, sonsuza dek… Bu hayatta 5 şeyi çok sevdim. Yazmayı, yağmurda şemsiyesiz yürümeyi, kedilere sarılmayı, hayatımdaki insanlara bol bol “iyi ki” demeyi ve sevdiklerimin sağ yanımı yürekleriyle doldurmalarını…

Sağ Yanına Yürek Eklemek

Veeeee 2018’deyiz. Değişen bir şey yok aslında aynı gün, aynı zaman… Günün ve zamanın değişmesi size bağlı. Mutlu olalım mı 2018’de? Bu bizim elimizde. Nasıl başlanırsa gerçekten öyle gidiyor. Bakalım ben mutlu olmak için ne yapabiliyorum.

📌 Mutlu uyanın.

Mutlu başlayalım. Şarkı söyleyerek 2018’in ilk kahvaltısını hazırlayın mesela. Hareketli bir müzikle de güne başlayabiliriz. Yeter ki mutlu hissedin; nasıl güne başlayacağınız size kalmış.

📌 Hayatınızda ki bütün dertlerin düzeleceğine inanın.

Her gecenin bir sabahı var. Bu güne kadar geçmez dediğin dertlerini düşün; geçmedi mi? Geçti. Bu da geçecek. Belki senden sabrını isteyecek, fedakârlık isteyecek, yıpratacak belki seni ama dü-ze-le-cek. Gülümseyin ya!

📌 Aşık olun.

İki kişinin birbirini sevmesi kadar daha doğal bir duygu var mı? Yüreğinin vücuduna dar gelircesine sevmek, her anında yanında onun olmasını istemek… Hep o’ndan bahsetmek… Her saniye o’nu düşünmek… Hayatın daha anlamlı gelme olayı galiba aşk. Gözlerinin parlama sebebi, kalbinin hıphızlı atmasına sebep… AŞIK OLUN!

📌 Gözyaşlarınız kıymetli

ama ağlamayında diyemem; ağlayın. Dertlerinizi hafifletir. Ağlamak saflığın, temizliğin sembolüdür. Gözyaşlarınız bir nevi içinizdeki öfkeyi, kötü düşünceleri alır götürür. Gözyaşı olgunlaştırır. Gözyaşı yeniler… Gözyaşı güçsüzlük değil güçtür! Ağlayın çekinmeyin, hıçkıra hıçkıra!

📌 Sevgiye inanın

Sevdiklerimizin bugün var olduklarını ama yarın yanımızda olamayacağını unutmayın. Daha açık yazmak gerekirse ÖLÜMü unutmayın. Can acıtmayın. Sevmek varken, can acıtmak için çabalamak niye? Sevdiklerinizin “sağ yanına da bir yürek eklemek” varken (sarılmayı böyle tanımlıyorum) neden can acıtmak için çabalıyorsunuz? Özlediğiniz kişi kim olursa olsun (kanka, normal arkadaş, sevgili, abla, abi, kuzen, anne, baba, hala, teyze, amca, dayı vs vs…) özlediyseniz söyleyin, yarın olmayabilir. Belki o günün akşamı olmaya bilir. Saçma gururları silin atın hayatınızdan, sevgi varken ve yarın yokken en küçük bir şeyde gurur yapmayın. Benim SEVGİden anladığım bunlar. Sadece aşk için değildir sevgi. Hayatımda değer verdiğim herkes için belki yarın yok diyerek sevmek… Kalp kırmaktan korkmak. Sevdiklerimle bir bütünüm çünkü… Yarın geç olabilir onun için bugün kalp kırıklarımı bir kenara bırakıp hayatımda ki herkese yürekten “İYİ Kİ VARSINIZ!” diyorum

📌 Hayalleriniz ve hayatınız

bir bütün. Biri olmazsa diğeri anlamsız. İkisi içinde var gücünüzle çabalayın. Göreceksiniz, mutluluk sizin olacak!

Bugün 365’te 1. Mutluluk bizim elimizde! Haydi! Hayatın çelmelerine inat mutlu olalım. Ağlayalım da ama mutlu olmamız gereken anları kendimize zehir etmeyelim! Gülelim, kahkaha atalım, sevelim, aşık olalım, dans edelim ama hayatı kaçırmayalım. Sadece 1 tane hayatınız var ve unutmayın YARIN YOK!

Salıncak Kurduğum Ağaç

Aslında bloğu karamsar yazılarımla doldurmayacaktım. Hayat bu ya bazılarının cıvıl cıvıl olmasına izin vermiyor.

Nasıl başlasam konuya bilmiyorum. Çabalıyorum bir şeyler iyi olsun diye. Koşturuyorum çünkü biliyorum ki ben yapmasan kimse yapmayacak. Kendimden fedakarlık yaptığım zamanlarda oluyor sırf kimse mağdur olmasın istiyorum. Dışarıdan karamsar, sürekli kaşları çatık gezen biri olarak görünebilirim ama aslında kalbimde sevgiye kocaman boşluk var. Galiba kalbimin cıvıl cıvıl olması ruhuma yansıyamıyor, yetmiyor.

Nedenleri o kadar fazla ki;

  • Başta gerçekten kahroluyorum fedakarlıklarımın hiçe sayılmasına. “Yav ben onları kendimi yıpratarak yapmışım, niye bu kadar umursamazsın?”
  • Ağzından çıkana değil; yüreğinden çıkana dikkat etmeli insan. Yüreğinin temizliği diline vurur çünkü. Sen dilindekilerle benim kalbimi yaralarsan benim sadece sana değil belkide tüm insanlara güvenimi kırarsın. Nasıl bir vebaldir? Nasıl ödeyebilirsin bunu? Hangi sözle? Hangi sarılmayla? Ki söz ya da sarılmanın senin umrunda olduğunu sanmıyorum.

    • Peki ya hayallerim? Yeri geldiğinde onlara sarılırım, yeri geldiğinde onlardan güç alırım. Onları kırmak niye? Tutunduğum dal onlar… Ve benim hayallerim bir çınar ağacı belki de bir gürgen… (Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabındaki gürgendir belki.) Hayallerimin sonu o gürgenin sonu gibi kötü mü bitecek? Yoksa bendeki son kalan güçleri su, güneş, ve toprak yapıp gürgen ağacıma mutlu sonsuz mu hazırlayacağım? Hayat gösterecek. Benim hayal ağacım gürgen mi çınar mı bilemem ama iplerini yeşil yapraklardan sardığım, salıncak kurduğum ağacımı kesmeyin… Bu bir rica.

    VE BUNLAR DRAMATİZE ASLA DEĞİL! SADECE BİRGÜN BİTMESİNİ ÜMİT ETTİĞİM KARAMSARLIKLARIM. BİTECEK UMUDUM VAR. UMUT OLMADAN, HAYALLERİM OLMADAN YAŞAYABİLİR MİYDİM?

    Bu arada bana destek olan arkadaşlarıma, dostlarıma, kardeşlerime ne kadar “İYİ Kİ VARSINIZ!” desemde yetmez. Bir kere daha kocaman sevgiyle “İYİ Kİ VARSINIZ!!”

    Bir Ağır Duygudur “ARKADAŞLIK”

    “Arkadaşlık…”

    Yaşadığım süreç bana birazda insanları tanıma fırsatı verdi. Aslında ben sevdiklerim için fedakarlığın dibine vururken onların kalbindeki değerimi görmemi sağladı. Hâlâ kabullenemediklerim oluyor. Böyle aklıma geldikçe gözlerimin dolduğu… Evet çok bağlanırım arkadaşlarıma belki de bunun için bu kadar üzüldüm. Son kez yazıyorum bu konuda. Bir daha kimse için ağlamayacağımın sözünüde şuraya yazıyorum.
    Nereden başlasam? Nasıl başlasam? bilmiyorum. Çünkü benim için çok değerli ve anlamı ağır bir kelimedir “Arkadaşlık”. Bir yazımda “Kelimelerin anlamlarını hayat bize öğretir, sözlükler değil.” demiştim. İşte hayatın bana anlamını öğrettiği bir başka kelime “Arkadaşlık.”

    Kendimi bildim bileli yalnızlıkta huzur bulan ama arkadaşlarım olmadan da yapamayan biriyim. İnsan biriktirmeyi severim; genellikle kendi yaşıtlarımdan ziyade 3 5 yaş küçüklerle daha iyi anlaşırım…

    Önce kendimce “Arkadaşlık” kelimesini daha doğrusu duygusunu tanımlayayım.

    • Arkadaşlık; gülmek gibi, ağlamak gibi bir duygu bana göre…
    • Arkadaşlık; yeri geldiğinde kendinden çok arkadaşını düşünmektir.
    • Arkadaşlık; arkadaşınla birlikte ağlamak, birlikte gülmektir ama en çok birlikte ağlarken kuvvetlidir.
    • Arkadaşlık; birlikte başarmaktır. Kendine özgüvenin tam olmasına rağmen o olmadan yapamamdır.
    • Arkadaşlık; arkasında değil, yanında olmaktır. En zor zamanlarda karşısında olup sıkıca sarılmaktır.
    • Arkadaşlık; fiziken yanında olamasanda aramaktır, mesaj atmaktır. Bu arkadaşına “Dilşad ben yanında olamıyorum ama üzgünsün biliyorum, yanındayım. Ben varım.” demektir.

    Benim arkadaşlık tanımlarım bunlar. Ben 11 ay öncesine kadar bunları yaşadım. Çok iyi arkadaşlarım vardı. Sonra yavaş yavaş eksildiler. Bazılarını kendimce zorunlu sebeplerden dolayı ben sildim ama beni hayatta bırakmaz dediklerimse “Dilşad ne olursa olsun yanındayım” cümlesinin arkasına sığınıp yavaş yavaş uzaklaştılar benden. Keşke birden çıksalardı hayatımdan ama yavaş yavaş çıktılar. Bu daha çok acıttı. En çokta benim en üzgün olduğum, desteğe en ihtiyacım olduğu zamanda hayatımdan çıkmaları, yalnız bırakmaları üzdü.

    Hayatın bana öğrettiği arkadaşlık tanımıysa;

    • Arkadaşlık; “Dilşad söz arayacağım” “Dilşad söz görüşeceğiz.” sözleri arasında unutulup gitmektir.
    • Arkadaşlık; yalnız kalmaktır… Yalnız bırakılmaktır.
    • Arkadaşlık; iyi günlerde beraber gülerken kötü günlerde beraber ağlayamamaktır.

    İlk başlarda kendime hep “İnsana dair her olumsuz duygu; insanın kalbindeki sevgiyi biraz daha köreltir. Kimseye kırılma. Kalbini kırgınlıklarla besleyerek köreltme…” Diyerek teselli verdim. Beynim “Kötü gününde yanında olmayan arkadaşların gerçek arkadaşların değildir.” algısına şiddetle karşı çıkmış olacak ki kendimce teselli cümleleri kurmaya başladım. Sonra kimseye kırılmamak için bahaneler aradıkça daha da yorulduğumu fark ettim. Aklıma geldikçe bir bir gözyaşı olup döküldüler yüreğimden. Aramalarını beklediğim günlerde onlar benden daha hemdem arkadaş bulmuşlardı kendilerine…

    Vee evet artık “Arkadaşlık” kelimesine de güvenim kalmadı.

    Kendime soru; Peki ya beni bu zor günlerimde yalnız bırakan arkadaşlarıma kırgın mıyım? Sinirli miyim? -Hayır; çünkü kırgın olmam onlar için bir şey ifade etmiyor… Nötrüm onlara karşı. Varlıklarıyla, yoklukları bir desem biliyorum yine kendim üzüleceğim. Bil-mi-yo-rum…

    BABAM!

    Bu yazımda size babamdan bahsedeceğim. Yaklaşık 10 aydır özlemle beklediğim ve daha da ne kadar özleyeceğim belli olmayan babamdan. Zordur insanın babasını anlatması yani ben bayaa zorlandım. Zorlanmayı açarsak çok sevdiğimden, çok özlediğimden… Tam olarak anlatabildiğimi düşünmüyorum. İnsanın anne ve babasını yazabilmesi için çok iyi bir yazar olması gerekir.

    Babam mesleğine son derece aşık bir hukukçuydu. Mesleğinde emeklerininin karşılığını almış ve 5-6 sene önce (tam tarih hatırlamıyorum) tetkik hakimliğinden yüksek yargı üyeliğine terfi etmişti. Hikayeyi başa sarmak gerekirse; Babam Elazığ’da doğup 9 kardeşiyle aynı evin içinde kimseden doğru düzgün maddi yardım görmeden hem çalışıp hem okuyarak hukuk fakültesinden mezun olmuş. En büyük erkek çocuk olduğu için diğer 3 erkek kardeşini de mesleğini eline alır almaz kendisi her türlü maddi, manevi desteği vererek okuttu. Son görev yeri Ankara’ya gelinceye kadar Kığı/Bingöl gibi ilçelerde lojmanlar teröristler tarafından taranırken yine de mesleğini saygı ve sevgi çerçevesinde yapmış. Annem; “Lojmanlar tarandığı zaman odalarda uyumaya korkardık koridorda uyurduk.” der. Ben babamı hep çalışırken hatırlıyorum. Bir dakikasını bile boş geçirmezdi, hep çalışırdı. Ya bilgisayarının başında kitap, makale yazar ya da iş yerinde çalışamadığı dosyaları adalet gecikmesin, dosyalar zaman aşımına uğramasın diye eve getirir dosyalarını okurdu. Ailesine ayırması gereken zamanı her zaman mesleğine ayırdı. Yaklaşık 10 ay öncesine kadar bu durumdan çok şikayetçiydim ama şimdi “mesleğine aşık olmak” cümlesinin tanımıymış meğer babam.

    Dosyalardan vakit bulduğu zamanlarda da gerekirse uyumadı iki tane hukuk kitabı yazdı. Yurt içi, yurt dışı seminerlere katıldı. Galiba insan kendi imkanlarıyla okuyunca mesleğine daha bir aşık oluyor. Gecesi gündüzü mesleğiydi çünkü. Kitap okumayı çok sever bir de yazmayı..

    Sonra bir gün Yargıtay’ın önünde cübbeli, basın açıklamalı bildiri yayınladılar. Anayasaya çok açık bir şekilde aykırı yapılan “Yargıtay üyelerinin üyeliklerinin fesh edilme.” kararı için. Mikrofon uzattılar; bir kaç cümleyle düşüncelerini söyledi. Yargıyı kendi çıkarları için tanımayanlara kısaca Yargıyı ve anayasayı tanımaları gerektiğini söyledi. Senelerce gece gündüz demeden emek verdiği yargı için bu birkaç cümleyi çok gördüler, hakkında soruşturma başlattılar. Birde mesleğinde her zaman dürüst olmasını çekemediler. Kimsenin emri altında karar vermez, her zaman hukuk ve anayasa ne diyorsa ona göre karar yazardı. Cübbesini her zaman onurlu bir şekilde taşımıştır; hiçbir zaman kimsenin önünde iliklememiştir. Soyut ya da somut hiçbir şekilde cübbesinin cebide olmamıştır. Şimdi nerede mi? 15 Temmuz’dan sonra 19 Temmuz’da önce Ankara/Sincan cezaevine aldılar. Sonra Ekim’de Kırıkkale/Keskin cezaevine hücreye koydular. (Oradaki gardiyanlar bize “Hücre demeyin tek kişilik oda orası” diyorlar. Bilmiyorum bize azıcıkta olsa morel verebilmek için mi öyle diyorlar yoksa gerçekten litaritürde tek kişilik oda şeklinde mi geçiyor. Oda ya da hücre fark etmez sonuç olarak babam bir haksızlığa uğradı ve ailesinden kopartıldı. Mesleğinden ihraç edildi.)

    Ayda bir kapalı görüşte, (35 dakika, arada cam var telefonla konuşuyorsun) iki ayda bir de açık görüşte (35 dakika, sarılmalı) görüyorum babamı. Onun dışında iki haftada bir pazar günleri telefon görüş günü (10 dakika). Birde mektuplaşıyoruz. Mektupların gidip gelmesi 2 haftayı buluyor. Daha ne kadar bu döngü devam edecek bilmiyorum.

    Belki mesleğine fazlasıyla aşıktı ama ailesine de çok düşkündü. Çocuklarının üzülmesini istemezdi. Bir istediğimize hayır dediğinde üzüldüğümüzü gördüğünde hemen evet derdi. Her zaman helal kazandı. Dediğim gibi hiçbir zaman cübbesinin cebi olmadı.

    Benim marka takıntım için, İstanbul’da ve özel üniversitede rahat okuyabilmem (okuyabilmemiz) için… Devlet hastanelerinde aylarca randevu sırası bekletmedi mesela en ufak bir grip olduğumuzda bile hemen özel hastanelerde aldık tedaviyi. Annem ev hanımı bir tek babamın memur maaşıyla geçinirdik. Ama tüm ihtiyaçlarımıza da yeterdi. Bize yokluğu hissettirmezdi. Helal kazanınca o kazanç bereketleniyor gözün saray felan aramıyor. Bir tek ailem olsun yeter diyorsun. Şükrediyorsun varlığa da yokluğa da her haline…

    Veeee şimdi… 19 Mayıs’ta 10 ay olacakken… Özlüyorum be babam… Artık her an, her saniye daha çok özlüyorum. Dışarı çıktığımda sadece sen varsın aklımda. Babam olsa yine yanımda ben çocuk gibi karşıdan karşıya geçerken elini tutsam diyorum. (Belki ilginç gelecek ama babamla dışarı çıktığımızda hâlâ babamın elini tutarak yürürdüm.) Babam dışarı çıkamıyor ama ben çıkıyorum diyorum. Benimde kendimi eve hapsetmem lazımmış gibi geliyor. Biyolojik olarak nefes alıyorum ama psikolojik olarak o nefes batıyor. Sonra bana “Diliş” deyişin aklıma geliyor onu da özlüyorum… Birde küçükken bizi soyadımızdan dolayı “böcek” diye severdin işte onu bir başka özlüyorum.

    Mektuplaşıyoruz dedim ya; orada kitap yasak mesela (bir ay önce kitap yasağı kalktı) mektubunda şiirler yazıyor bize. Şaşırıyorum görüşlere gittiğimde “Kitap yasak sen onca uzun şiirleri ne ara ezberledin?” diyorum. Gülüyor… Aslında cevabı belli hep okudu, kitapları bir farklı severdi ki hem babaannemin evinde ayrı bir odası kütüphanesi var hem kendi evinde… Kıyamazdı kimseye vermeye, bir sürü biriktirmiş.

    Biliyorum; güzel günler gelecek ama bilinmezlik yok mu sabırla birleşince yıpratıyor. Çok seviyorum be babam, tahmin edemeyeceğin kadar özlüyorum… ❤

    Güven+Sevgi=Mutluluk

    Daha hayata gelmeden anne karnındayken yazılmış kaderimiz. Nasıl bir çocukluk geçireceğimiz, gençliğimiz, yetişkinliğimiz, yaşlılığımız… Ya da ne kadar yaşayacağımız… Daha doğrusu ne kadar “birey” olacağımız.

    Birey olmak 18 yaşından gün almak mıdır? Hayır efendim! Birey olmak gerçekten sevdiğin herkese duyduğun “sevgidir”, “güvendir”… Ne kadar sevgi o kadar güç… Ne kadar güven o kadar özgüven… Zaten bunları toplarsan eşittir mutluluk…

    Ben hayattan bir şeyler öğrendiysem o da direnmenin bile acıda olsa insanı güzelleştirdiği. Sevgi için, güven için direnmek… Ben sadece bu ikisi için direndim, direniyorum… Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabında “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” cümlesi beni en çok etkileyen cümleydi… Bana beni anlatan daha uygun bir cümle olamazdı. Direnin efenim! Direnmeden, acımadan, gözyaşı dökmeden mutlu olamazsın hayatta… Güçlenir, güzelleşirsin… Fiziksel değil ama yüreksel… İnsanlar kabul edemeselerde insana bağlı. Bağlılar yani bunun inkar edilecek bir yanı yok. Peki niye birbirimizi kırmak için olanca gücümüzle savaşıyoruz ki? (Şimdi diyeceksiniz ki bunu sen mi söylüyorsun Dilşad? Bende diyeceğim ki “Benim ki özlemdem dolayı, haksızlığa tahammülüm olmadığından dolayı. Benim hikayem uzun.) Kaç kere sırtıma bıçak darbesi yedim güvendiğim için saymadım. Bunların en yaralıyıcısı en yakınlarımdan gelmiş olmasıydı. Bıçak değil satır darbesi resmen. Ama inadına güveniyorum, inadına seviyorum insanları. Saf da dediler yeri geldi “salak mısın? da” Ama yapamıyorum, yaşamam için sevmem lazım, güvenmem lazım. Belki abartıp bağlanmam lazım. Duygularımı belli edemesemde hassasım işte. Umuda karşı hassasım, hayallerime karşı hassasım, sevgiye ve güvene karşı hassasım. Bazen de mutluluğa karşı hassasım…

    Güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman…

    Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız…

    Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

    Özgürlüktür bence hassaslık. Sınırlarının olmasıdır. Güvenime gölge düşürmedir. Sevgimi kırmadır. Umudumu karalamadır. Hayallerime çomak sokmadır. Renklerin diliyle anlatacak olursam güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman… Sevgi kırmızdır. Kalp gibi… Sürekli atar, ihtiyaç, olmadan olmaz… Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız… Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

    Son olarak paylaşın hassas olduğunuz duyguları. Paylaşırsan tükenmezsin; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun.