BEN

WordPress bloğumda kendimi tanıtmadığımı fark ettim. Halbuki en baştaki yazım, tanıtma yazım olmalıydı. O halde başlıyorum.

Adım Dilşad. 23 yaşındayım. Ama ülke genelindeki 23 yaş kıstasına giremiyorum. Ev kiralayacağımda, ev sahibinin sen 18 yaşını geçtin mi ki demişliği benimde 22 yaşındayım diyince şaşırmışlığı vardır.

Kafamı dağıtmak için dizi ya da film izlerim. Evde kırmızı kurşun kalemim yoksa kitap okuyamam. (Babamdan gelen bir alışkanlık.) Ama ülkedeki her dizinin fragmanlarını da takip ettiğimden hepsi hakkında mutlaka bir fikrim vardır. Yeni oyuncuları sevemiyorum. Yani yakışıklılığı veya güzelliği sayesinde bi yerlere gelen oyuncuları(!)… Zaten benim bir tane çok sevdiğim oyuncu var. Sonra anılara bağlıyımdır. Her arkadaşımdan gelen ya da kalan en ufak bir ip parçasını bile ölene kadar saklayabilirim. Sevgiye inanıyorum. Sen karşındaki kişiyi yürekten gerçekten karşılıksız sevince ve güvenince o da seni aynı derece seviyor ve güveniyor. (Sadece aşk anlamında algılamayın) Güven konusunda çok hassasımdır. Hiçbir sevdiğim insanın bana olam güvenini kırmak istemem. Çünkü o güven azıcık bile sarsılsa biliyorum ki ne kadar özür dilersem dileyeyim, ne kadar ağlarsam ağlayayım bir daha eskisi gibi olmaz. Kişinin elinde değildir bu. Belki o bir daha güvenmek ister ama imkansızdır. Sevdiklerime sıkı sıkı sarılmak başka bir sevgi gösterme biçimim. Çünkü belki onu bir daha görememekten çok korkarım ve vedalaşırken sıkı sıkı sarılırım. Öyle ki sarılmaya kendimce tabir bile buldum. SAĞ YANINA YÜREK EKLEMEK! Sık sık iyi ki derim ve özlediysem özlediğimi söylemekten çekinmem. Çünkü aynı mantık belki özlediğimi söyleyecek başka bir an bulamayabilirim korkusu. Sevdiklerimin doğum günleri mutlaka aklımdadır, asla unutmam. Hediye seçimim klasik hediyelerdense ya kişisel özel hediyelerden olur ya da beni güzel ve özel hatırlamasını sağlayacak bir hediye alırım. Gezip, kaybolmayı seviyorum. Kaybolmadan yeni yollar bulamayacağıma inanıyorum.

Bir de özgürlüğüme inanılmaz bağlıyım. Biraz galiba ben kendimi koruyabilirim, iyiyi kötüyü ayırt edebilirim bana karışmayıncıyım. Hayatla tüm kavgalarım daha çok özgürlük üzerinedir. Bu cümleden en sevmediğim cümlenin “El alem ne der?” olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Özgürlük kısıtlayıcı en tehlikeli cümledir kendileri. Siyasetten zerre anlamam çünkü her şeyin sevgiyle düzelebileceğine inanıyorum. Siyasette sevgi göremiyorum. Dram filmi izlerken ağlayamam, herkes sinemadan gözleri kan çanağı çıkarken benim eeee sonuçta film işte tepkimle ruhsuz bir şekilde çıkmışlığım çoktur. Yerli komedilere pek fazla gülemiyorum. Küfür sevmiyorum, kimseyede yakıştırmıyorum. Çok aşırı inanılmaz sinirlenince bile küfür etmeyin mümkünse. Bazen inanılmaz neşeliyken bazende tüm gün uyuyarak geçiririm. Bir günüm diğerine uymaz. Tez canlıyımdır. Bir şey olacaksa hemen şimdi olmalı benim için. Beklemeyi, bekletmeyi sevmem. En ufak bir olayda bile avuç içlerim terleyecek derecede heyecanlanabilirim. Güzel günlerin geleceğine inancım tam ama beklemeyi sevmiyorum işte. Hemen şimdi gelmeli güzel günler! Birde bana bağrılmasından nefret ederim. Bir insanın bağırırkenki yüz ifadesini görmek istemiyorum. Çünkü bana göre insan sadece bağırırken çirkindir. Birde küfrederken. Ne resim çizmeye yeteneğim var ne de taklit yapmaya ya da sesimde güzel değil. Bir yeteneğim olacaksa sesimin güzel olmasını isterdim. Şarkı söylemeyi çok seviyorum çünkü. Karaokeyi çok severim bu yüzden. Ve karaokede o insanları bir daha göremeyeceğimi düşünerek bed sesimle gönlümce şarkı söylerim.

Uzun lafın kısası hiçbir zaman bencil olamadım hep sevdiklerim için çabaladım. Kalp kıramadım çünkü ölümün varlığını idrak edebilecek yaşa gelince tek korkum sevdiklerimle küs, kırgın ayrılmak oldu. O yüzden her zaman “Birini kırmadan önce iki şeyi düşünün; Yarın ben olmayabilirim, benimle kırgın vadalaşabilir ya da Yarın o olmayabilir, gönlünü alamadan gidebilir. demişimdir. 23 yaşında insanlara verecek tek öğüdüm…

Reklamlar

Büyükada

Dün önemliydi benim için… İlk defa yalnız başıma gezip, keşfettim. Bu ilk tabiki İstanbul’da en en en sevdiğim ada Büyükada’ydı. Daha önce üç defa gittim Büyükada’ya ama dünkü kadar eğlenmedim. Şimdi dünü en başa alarak anlatmaya başlıyorum.

Sabah kalktığımda hâlâ tereddütlerim vardı. Gitsem mi gitmesem mi şeklinde. İkinci bir plan olarak Balat aklımdaydı. Bir yandan “Dilşad bak Balat daha yakın, emin misin teeee Büyükada’ya gidebileceğine?” şeklinde kendimle konuşsamda en son TABİKİ! diyip hazırlanmaya başladım. Bahçelievler’den metro ➡️ Zeytinburnu ➡️ Tramvay ➡️ Eminönü ➡️ Adalar vapuru ➡️ Kınalıada, Burgazada, Heybeliada ve en son durak Büyükada… Yaklaşık bir buçuk saat sürüyor vapur seferi. Araştırdığımda İDO daha kısa sürede varıyormuş Büyükada’ya ama ben diğer adalarıda görmek istediğimden bir de vapur yolculuğunu sevdiğimden normal vapuru tercih ettim. Hava soğuk olmasına rağmen yol boyunca vapurda açık alandaydım. Denizi, martıları ve diğer adaları fotoğrafladım.

Büyükada’ya ayak basar basmaz maalesef dikkatinizi ağır at kokusu çekiyor. Faytonlar Büyükada’nın simgesi haline gelmiş olsa da bence atlara yapılan eziyete ortak olmamak için fayton kullanmamak en iyisi. Bisiklet kiralayabilirsiniz. Büyükada’nın merkezi sayılan Saat Kulesi’nin çevresinde bisiklet kiralayabileceğiniz bir çok dükkan bulabilirsiniz. Çoğunda saati 10 Lira günlüğü 30 lira ama kimliğinizi bırakmanızı istiyorlar tabi. Bisikletin girmesine izin verilmeyen sokaklarda var. Ben ilk başta bisikletle adayı turlamayı seçtim. İlk durağım tabiki Büyükada’yı benim için daha da farklı yapan Hatırla Sevgili’nin büyük aşıkları Ahmet ve Yasemin’in evleriydi. Çankaya sokağının sonunda bulunuyor. Ada’da çok fazla güzel ev bulunmasına rağmen herkesin önünde fotoğraf çektirdikleri evler bu iki evdi… Hatırla Sevgili biteli 10 sene olmasına rağmen hâlâ etkisini sürdürüyor demek…

Çankaya caddesinde çok fazla bisikletli görebilirsiniz. Bisiklet sürerken kulaklıkla son ses müzik dinlememenizi tavsiye ederim. Zira çok fazla fayton var ve uyarıları duymak zorundasınız ezilmemek için.

Büyükada’da dikkatimi çeken bir diğer şey ise; Büyükada’da resmi araçlar hariç motorlu araç trafiğine izin verilmiyor. Tek araçlar bisiklet ve faytonlar. Bisikletleri kontrol etmek içinde Ada Emmiyeti yelekleri giymiş bir nevi adanın trafik polisi olduklarını düşündüğüm kişiler. Beni de durdurup bisikletimi kontrol ettiler. Sağ freni kullanmam gerektiğini diğerinde sorun olduğunu söylediler.

Bisiklet turumu tamamlayıp bisikletimi yani bana göre adada ki tek arkadaşımı iade ettikten sonra iskele meydanındaki denize sıfır balıkçı restorantlarının olduğu caddeyi gezdim. Orada sahilde taşlıkların olduğu yerde oturup biraz kendimi dinledim. Hayallerimi düşündüm, geçen iki senemi düşündüm, hayatımın nereye gittiğini düşündüm. Hayatımın yüzde kaçı benim elimde onu düşündüm. Geleceğimi düşündüm. Her şeyi düşündüm en son “Dilşad bir şeyi düşünmeyi unutmadın mı?” dedim kendime. “Neyi?” dedim “Aşk!?” “Olmadı, olmasıda şart değil… Ben önce kendi ayaklarımın üstünde durmalıyım. Benim kendime ait bir hayatımın olabilmesi her zaman aşktan daha önemli. Ben olabilmem önemli öncelikle…” dedim ve çokta üstünde durmadım.

Sonra adayı keşfetmek için o sahilden ayrılacaktım ki biraz ileride karınca sürüsü gibi martı sürüsü gördüm. Onların gaaaggg gaaaggglaması dinlemek aralarında dolaşmak o kadar iyi geldi ki…

En son durağım Kahve Dünya’sı oldu. Hatırla Sevgilide’ki Necdet’in pastanesi yani Asude Pastanesi. Çok kalabalıktı ama tek kişi olunca müthiş deniz manzarasında kendime bir masa bulabildim hemen. Ahhh be Necdet Aygün senin gibi karşılıksız, dürüst, ne pahasına olursa olsun fedakar bir seven vardı da biz mi sevmedik?… Türk dizilerinde en gerçek sevendir Necdet Aygün bana göre…

Dönerken vapurda telefonu elime almadım. Sizede dönüş yolunda vapurda açık alanda oturup telefonla ilgilenmemenizi tavsiye ederim. Kendinize ayırdığınız bir günün sonunda rüzgarı ve soğuğu hissederek düşünmek çok iyi geliyor. Hatta o kadar üşümüşüm ki vapurda görevli bir amca yanıma gelip. Sen titriyorsun hasta mısın yoksa? İçeride yer var, geçebilirsin dedi. Bende vapurda üşümeyi çok sevdiğimi, düşünmek için çok iyi geldiğini söyledim. Şaşırdı. 😄 Sonra 23 Nisan’da Büyükada’ya gitmeyi düşünüyorsan gitme dedi. Yok düşünmüyorum ben birkaç senede bir gidiyorum kafa dinlemek için ama neden dedim. Hristiyanların Paskalya Bayramı o yüzden çok kalabalık olur dedi.

Uzun lafın kısası. Ayda bir hiç olmadı iki ayda bir kendinize vakit ayırın bulunduğunuz şehirde, şehir dışına çıkabiliyorsanız şehir dışında kendinize bir iki gün vakit ayırın. İnanın bu size çok iyi gelecektir. Ben dünden beri bayaa mutluyum, iyiyim, huzurluyum…

Hayat Bu Kadar İşte

Yaşamak ya da yaşıyor gibi görünmek… Kimse yaşayacağı hayatı seçemiyor; bazıları doğuştan musmutluyken bazılarıda mutlu olmak için ne kadar çabalasada olamıyor. Bir senaryo var ve o senaryoda değişiklikler yapamıyoruz gibi geliyor bana… Çok istersek, çabalarsak değiştirebilir miyiz ki?

Yaşamak nedir biliyor musunuz? Nefret edeceğin hiçbir şeyin olmaması, insanlardan korkmamak, yalnızlığa sarılmamak, hayallerini sahiplenebilmek, hayatının kuklası olmamak… Ama diyelim ki nefret dolusun, insanlardan tirtir titrercesine korkuyorsun, yalnızlığın tek çaren, hayallerini sahiplenemeyecek kadar yorgunsun, bacaklarında kollarında ipler var ve seni yönetiyorlar bütün bunlara rağmen aldığın nefes sana batmıyorsa, çevrene yalandanda olsa “iyiyim” demiyorsan, gerçekten güçlüysen yaşıyorsundur.

Bilmiyorum ben dışardan ne kadar güçlü görünüyorum ama ben kendimi en küçük bir sıkıntıda mızmızlanan biri olarak görüyorum. Güçlü değilmişim gibi geliyor bana. Belki zorunlulukların yoğunluğudur.

22 yaşındayım; 22 senede en çok insanları düşündüm. Neden birbirlerine zarar veriyorlar? Neden bir taraf olmak zorundalar? Farklı düşünceleri ortak bir mutlulukta toplayamaz mıyız? 1 insanın gözyaşı nasıl 10 insanın kahkahası olabiliyor? Ama size bir şey yazayım mı? Ya da vazgeçtim, vazgeçmek zorundayım… Evet yine zorundayım. Özgür değilim çünkü, kimsenin olmadığı kadar. Küçük bir öneri; ASLA ama ASLA “elalem ne der?” için yaşamayın. Kim ki elalem? Zaten adı elalemse sizin hayatınızda zerre yeri yoktur. Bırakın konuşsunlar ama bana sorarsanız hayattan tat almak istiyorsanız son derece özgür olup kimsenin ama kimsenin ne diyeceğine bakmayıp (başka bir insana ya da canlıya zararın dokunmayacağı şartıyla…) tamamen hür iradenle yaşayacaksın. Senin hataların, senin doğruların ve senin hayatın. Kimse senin üzüntülerine senin kadar üzülmeyecek, kimse senin mutluluklarına senin kadar sevinmeyecek. Yaşa ve özgür bir şekilde öl… Hayat bu kadar işte. Belki 3 gün belki 70 yıl…

Güvenle Baksın Gözleriniz

SÖYLEYECEKLERİM VAR! Çok doluyum bu konuda… Bir insana zarar vermek istiyorsanız; güvenini kırın. Sadece sizinle değil, tüm çevresiyle ilişkisini sorgulayacaktır.

Hadi başa alalım. Kendimden yola çıkarak anlatmak istiyorum güven konusunu. Çok çok çabuk güvenirim insanlara ama o kadar hassastır ki güven bende… Ağzınızdan çıkıcak tek bir kelime, espirisine söylenmiş bir şaka canım dediğim bir insanı silmeye yeter. Bazen acaba çabucak silmiyorum ama o şaka bardağı dolduran son damla mıydı diyorum. Hayır öyle değil. Ciddi ciddi tek bir şaka sonrasında sildiğim insanlar var. Neden peki? Bir daha güvenemem. İm-kan-sız! Yüzüne gülsem, eskisi gibi davranmaya çalışsam ikiyüzlü olacağım. Çünkü; içimden zerre yanında durmak gelmezken sırf yılların hatrına yanında durup aynı samimiyeti kurmaya çalışmak ikiyüzlülük gibi geliyor bana. Bir kerede silip kurtulacaksın. Tamam çok üzüleceksin ama her gün yüzüne gülmek daha acı vermez mi? Her zaman tek istediğim çevremde az arkadaşım olsun ama hepsi güven koksun. Hepsiyle dertleşirken bir yandan da acaba diye düşünmek zorunda kalmak istemiyorum.

Bu hayatta en en çok korktuğum şey; gerçekten değer verdiğim insanların bana olan güveni kırmaktır. Biliyorum, kırarsam hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ağlasam da, dövünsem de bana bir daha güvenemeyecek, bu kişinin elinde olan bir şey değil. Düşünsenize karşılıklı güven duyduğunuz sevdiklerinizin gözlerinde bir daha eskisi gibi güven parıltısını göremiyorsunuz, çok korkunç bir şey bence bu…

Şu da unutulmamalı ki; güven, mutluluk ve huzur için gerekli olan en hassas duygudur. Güvenin önemini bilip sadık kalanlar için sonsuz bir mutluluk kaynağı olurken, sahip çıkamayanlar vicdanlı insanlar içinse korkunç bir azap kaynağıdır. Bu yüzden unutulmamalı ki GÜVEN TEK KULLANIMLIKTIR!

Eğer gözleriniz güvenle bakmıyorsa, boş bir bakıştan farkı yoktur…

Sağ Yanına Yürek Eklemek

Veeeee 2018’deyiz. Değişen bir şey yok aslında aynı gün, aynı zaman… Günün ve zamanın değişmesi size bağlı. Mutlu olalım mı 2018’de? Bu bizim elimizde. Nasıl başlanırsa gerçekten öyle gidiyor. Bakalım ben mutlu olmak için ne yapabiliyorum.

📌 Mutlu uyanın.

Mutlu başlayalım. Şarkı söyleyerek 2018’in ilk kahvaltısını hazırlayın mesela. Hareketli bir müzikle de güne başlayabiliriz. Yeter ki mutlu hissedin; nasıl güne başlayacağınız size kalmış.

📌 Hayatınızda ki bütün dertlerin düzeleceğine inanın.

Her gecenin bir sabahı var. Bu güne kadar geçmez dediğin dertlerini düşün; geçmedi mi? Geçti. Bu da geçecek. Belki senden sabrını isteyecek, fedakârlık isteyecek, yıpratacak belki seni ama dü-ze-le-cek. Gülümseyin ya!

📌 Aşık olun.

İki kişinin birbirini sevmesi kadar daha doğal bir duygu var mı? Yüreğinin vücuduna dar gelircesine sevmek, her anında yanında onun olmasını istemek… Hep o’ndan bahsetmek… Her saniye o’nu düşünmek… Hayatın daha anlamlı gelme olayı galiba aşk. Gözlerinin parlama sebebi, kalbinin hıphızlı atmasına sebep… AŞIK OLUN!

📌 Gözyaşlarınız kıymetli

ama ağlamayında diyemem; ağlayın. Dertlerinizi hafifletir. Ağlamak saflığın, temizliğin sembolüdür. Gözyaşlarınız bir nevi içinizdeki öfkeyi, kötü düşünceleri alır götürür. Gözyaşı olgunlaştırır. Gözyaşı yeniler… Gözyaşı güçsüzlük değil güçtür! Ağlayın çekinmeyin, hıçkıra hıçkıra!

📌 Sevgiye inanın

Sevdiklerimizin bugün var olduklarını ama yarın yanımızda olamayacağını unutmayın. Daha açık yazmak gerekirse ÖLÜMü unutmayın. Can acıtmayın. Sevmek varken, can acıtmak için çabalamak niye? Sevdiklerinizin “sağ yanına da bir yürek eklemek” varken (sarılmayı böyle tanımlıyorum) neden can acıtmak için çabalıyorsunuz? Özlediğiniz kişi kim olursa olsun (kanka, normal arkadaş, sevgili, abla, abi, kuzen, anne, baba, hala, teyze, amca, dayı vs vs…) özlediyseniz söyleyin, yarın olmayabilir. Belki o günün akşamı olmaya bilir. Saçma gururları silin atın hayatınızdan, sevgi varken ve yarın yokken en küçük bir şeyde gurur yapmayın. Benim SEVGİden anladığım bunlar. Sadece aşk için değildir sevgi. Hayatımda değer verdiğim herkes için belki yarın yok diyerek sevmek… Kalp kırmaktan korkmak. Sevdiklerimle bir bütünüm çünkü… Yarın geç olabilir onun için bugün kalp kırıklarımı bir kenara bırakıp hayatımda ki herkese yürekten “İYİ Kİ VARSINIZ!” diyorum

📌 Hayalleriniz ve hayatınız

bir bütün. Biri olmazsa diğeri anlamsız. İkisi içinde var gücünüzle çabalayın. Göreceksiniz, mutluluk sizin olacak!

Bugün 365’te 1. Mutluluk bizim elimizde! Haydi! Hayatın çelmelerine inat mutlu olalım. Ağlayalım da ama mutlu olmamız gereken anları kendimize zehir etmeyelim! Gülelim, kahkaha atalım, sevelim, aşık olalım, dans edelim ama hayatı kaçırmayalım. Sadece 1 tane hayatınız var ve unutmayın YARIN YOK!

Salıncak Kurduğum Ağaç

Aslında bloğu karamsar yazılarımla doldurmayacaktım. Hayat bu ya bazılarının cıvıl cıvıl olmasına izin vermiyor.

Nasıl başlasam konuya bilmiyorum. Çabalıyorum bir şeyler iyi olsun diye. Koşturuyorum çünkü biliyorum ki ben yapmasan kimse yapmayacak. Kendimden fedakarlık yaptığım zamanlarda oluyor sırf kimse mağdur olmasın istiyorum. Dışarıdan karamsar, sürekli kaşları çatık gezen biri olarak görünebilirim ama aslında kalbimde sevgiye kocaman boşluk var. Galiba kalbimin cıvıl cıvıl olması ruhuma yansıyamıyor, yetmiyor.

Nedenleri o kadar fazla ki;

  • Başta gerçekten kahroluyorum fedakarlıklarımın hiçe sayılmasına. “Yav ben onları kendimi yıpratarak yapmışım, niye bu kadar umursamazsın?”
  • Ağzından çıkana değil; yüreğinden çıkana dikkat etmeli insan. Yüreğinin temizliği diline vurur çünkü. Sen dilindekilerle benim kalbimi yaralarsan benim sadece sana değil belkide tüm insanlara güvenimi kırarsın. Nasıl bir vebaldir? Nasıl ödeyebilirsin bunu? Hangi sözle? Hangi sarılmayla? Ki söz ya da sarılmanın senin umrunda olduğunu sanmıyorum.

    • Peki ya hayallerim? Yeri geldiğinde onlara sarılırım, yeri geldiğinde onlardan güç alırım. Onları kırmak niye? Tutunduğum dal onlar… Ve benim hayallerim bir çınar ağacı belki de bir gürgen… (Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabındaki gürgendir belki.) Hayallerimin sonu o gürgenin sonu gibi kötü mü bitecek? Yoksa bendeki son kalan güçleri su, güneş, ve toprak yapıp gürgen ağacıma mutlu sonsuz mu hazırlayacağım? Hayat gösterecek. Benim hayal ağacım gürgen mi çınar mı bilemem ama iplerini yeşil yapraklardan sardığım, salıncak kurduğum ağacımı kesmeyin… Bu bir rica.

    VE BUNLAR DRAMATİZE ASLA DEĞİL! SADECE BİRGÜN BİTMESİNİ ÜMİT ETTİĞİM KARAMSARLIKLARIM. BİTECEK UMUDUM VAR. UMUT OLMADAN, HAYALLERİM OLMADAN YAŞAYABİLİR MİYDİM?

    Bu arada bana destek olan arkadaşlarıma, dostlarıma, kardeşlerime ne kadar “İYİ Kİ VARSINIZ!” desemde yetmez. Bir kere daha kocaman sevgiyle “İYİ Kİ VARSINIZ!!”

    Güven+Sevgi=Mutluluk

    Daha hayata gelmeden anne karnındayken yazılmış kaderimiz. Nasıl bir çocukluk geçireceğimiz, gençliğimiz, yetişkinliğimiz, yaşlılığımız… Ya da ne kadar yaşayacağımız… Daha doğrusu ne kadar “birey” olacağımız.

    Birey olmak 18 yaşından gün almak mıdır? Hayır efendim! Birey olmak gerçekten sevdiğin herkese duyduğun “sevgidir”, “güvendir”… Ne kadar sevgi o kadar güç… Ne kadar güven o kadar özgüven… Zaten bunları toplarsan eşittir mutluluk…

    Ben hayattan bir şeyler öğrendiysem o da direnmenin bile acıda olsa insanı güzelleştirdiği. Sevgi için, güven için direnmek… Ben sadece bu ikisi için direndim, direniyorum… Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabında “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” cümlesi beni en çok etkileyen cümleydi… Bana beni anlatan daha uygun bir cümle olamazdı. Direnin efenim! Direnmeden, acımadan, gözyaşı dökmeden mutlu olamazsın hayatta… Güçlenir, güzelleşirsin… Fiziksel değil ama yüreksel… İnsanlar kabul edemeselerde insana bağlı. Bağlılar yani bunun inkar edilecek bir yanı yok. Peki niye birbirimizi kırmak için olanca gücümüzle savaşıyoruz ki? (Şimdi diyeceksiniz ki bunu sen mi söylüyorsun Dilşad? Bende diyeceğim ki “Benim ki özlemdem dolayı, haksızlığa tahammülüm olmadığından dolayı. Benim hikayem uzun.) Kaç kere sırtıma bıçak darbesi yedim güvendiğim için saymadım. Bunların en yaralıyıcısı en yakınlarımdan gelmiş olmasıydı. Bıçak değil satır darbesi resmen. Ama inadına güveniyorum, inadına seviyorum insanları. Saf da dediler yeri geldi “salak mısın? da” Ama yapamıyorum, yaşamam için sevmem lazım, güvenmem lazım. Belki abartıp bağlanmam lazım. Duygularımı belli edemesemde hassasım işte. Umuda karşı hassasım, hayallerime karşı hassasım, sevgiye ve güvene karşı hassasım. Bazen de mutluluğa karşı hassasım…

    Güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman…

    Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız…

    Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

    Özgürlüktür bence hassaslık. Sınırlarının olmasıdır. Güvenime gölge düşürmedir. Sevgimi kırmadır. Umudumu karalamadır. Hayallerime çomak sokmadır. Renklerin diliyle anlatacak olursam güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman… Sevgi kırmızdır. Kalp gibi… Sürekli atar, ihtiyaç, olmadan olmaz… Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız… Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

    Son olarak paylaşın hassas olduğunuz duyguları. Paylaşırsan tükenmezsin; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun.