Güven+Sevgi=Mutluluk

Daha hayata gelmeden anne karnındayken yazılmış kaderimiz. Nasıl bir çocukluk geçireceğimiz, gençliğimiz, yetişkinliğimiz, yaşlılığımız… Ya da ne kadar yaşayacağımız… Daha doğrusu ne kadar “birey” olacağımız.

Birey olmak 18 yaşından gün almak mıdır? Hayır efendim! Birey olmak gerçekten sevdiğin herkese duyduğun “sevgidir”, “güvendir”… Ne kadar sevgi o kadar güç… Ne kadar güven o kadar özgüven… Zaten bunları toplarsan eşittir mutluluk…

Ben hayattan bir şeyler öğrendiysem o da direnmenin bile acıda olsa insanı güzelleştirdiği. Sevgi için güven için direnmek… Ben sadece bu ikisi için direndim, direniyorum… Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabında “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” cümlesi beni en çok etkileyen cümleydi… Bana beni anlatan daha uygun bir cümle olamazdı. Direnin efenim! Direnmeden, acımadan, gözyaşı dökmeden mutlu olamazsın hayatta… Güçlenir, güzelleşirsin… Fiziksel değil ama yüreksel… İnsanlar kabul edemeselerde insana bağlı. Bağlılar yani bunun inkar edilecek bir yanı yok. Peki niye birbirimizi kırmak için olanca gücümüzle savaşıyoruz ki? (Şimdi diyeceksiniz ki bunu sen mi söylüyorsun Dilşad? Bende diyeceğim ki “Benim ki özlemdem dolayı, haksızlığa tahammülüm olmadığından dolayı. Benim hikayem uzun.) Kaç kere sırtıma bıçak darbesi yedim güvendiğim için saymadım. Bunların en yaralıyıcısı en yakınlarımdan gelmiş olmasıydı. Bıçak değil satır darbesi resmen. Ama inadına güveniyorum, inadına seviyorum insanları. Saf da dediler yeri geldi “salak mısın? da” Ama yapamıyorum, yaşamam için sevmem lazım, güvenmem lazım. Belki abartıp bağlanmam lazım. Duygularımı belli edemesemde hassasım işte. Umuda karşı hassasım, hayallerime karşı hassasım, sevgiye ve güvene karşı hassasım. Bazen de mutluluğa karşı hassasım…

Güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman…

Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız…

Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

Özgürlüktür bence hassaslık. Sınırlarının olmasıdır. Güvenime gölge düşürmedir. Sevgimi kırmadır. Umudumu karalamadır. Hayallerime çomak sokmadır. Renklerin diliyle anlatacak olursam güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman… Sevgi kırmızdır. Kalp gibi… Sürekli atar, ihtiyaç, olmadan olmaz… Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız… Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

Son olarak paylaşın hassas olduğunuz duyguları. Paylaşırsan tükenmezsin; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun.

Reklamlar

Vefâ değil… SEVGİ…

Vefâ: Dostluğu, sevgiyi, aşkı, muhabbeti sürdürme. Bağlı kalma. Sözünde durma. Dilimize Arapçadan geçmiştir. Arapçada sözünü tutma, borcuna sadık kalma mânalarına gelmektedir. (Lugat 365) 

İnsan kelimelerin anlamlarını sözlüklerden değil hayat içerisinde yaşadıkça öğrenir. Anlamı güzel bir kelime sizin aslında sevmediğiniz bir kelime olabilir. İşte benim o kelimem “vefâ” … Belki bana anlamı hayat içerisinde yanlış öğretildiğinden. Ben insanların birbirlerine sevgi ile karşılıksız, şartsız bağlanmaları taraftarıyım. Vefâ ile değil. Anlamında da geçiyor ya borç bağlılığı gibi… Güzel kelimedir mutlaka ama borçla yan yana gelince olmuyor… “Sana vefâ borcum var.” duymayayım mümkünse bu cümleyi hayatımda. Hayatta kime ne faydam dokunuyorsa (ki umarım dokunuyordur.) o insanı/insanları gerçekten yürekten, şartsız, karşılıksız sevdiğim için yapmışımdır. Korkutuyor beni vefâ. Borç yani… Vefâ’yı ödersin biter… Sen bağlandığınla kalırsın…

  En sevdiğim kelimeye gelince “SEVGİ”… Sevginin borcu olabilir. Mesela cümleyle örnek vermek gerekirse “Sana bir sevgi borcum var Dilşad.” Ne kadar yalansız, ne kadar içten… Nasıl ödeyebilirsin ki sevginin borcunu? Bir kere sevgi borcu olan insan için o sevgi karşılıklıdır ama şartsızdır… Paylaşırsın sevgiyi ama tükenmez; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun. 

Fedakârlık…

Nedir fedakârlık? Yüreğinde kocaman bir sevgi taşıyanlar için sevdiklerini ve kendini mutlu etme biçimi… Bencil değillerdir, sevdikleri için kendilerinden ödün verebilirler… Erdemli ve karakterlilerdir. Size çok şeyde kaybettirebilir; kişiliğinizden verdiğiniz ödünler, hayatınızdan kırptığınız zamanlar…

Fedakârlık en çok yaptığınızda boşa gitmediğini biliyorsanız mutlu eder. Sizi seven, her anınızda yanında olacağını bildiğiniz insanlar içinse fedakarlıklarınız işte o zaman sizden mutlusu yoktur. “Ben fedakârlık yaptım.” demezsiniz; “Ben mutluluk yaptım.” dersiniz… En güzel örnek kanser olan eşinin saçları döküldü diye saçlarını kesip feda eden kadın ya da adamdır… Daha güzel bir feda örneği olabilir mi? O kadın ya da adam saçlarını feda edince zerre üzülmemiş aksine sevdiğiyle empati kuracağı için mutlu olmuştur ya da alzheimer olan hayat arkadaşına kalan son bir kaç senelik ömrünü feda eden yaşlı çift… Annelerimizin fedakarlıklarına değinmiyorum bile.

Fedakârlık sadece tanıdığınız, yürekten sevdiğiniz insanlara mı yapılır? Hayır. Mesela; toplu taşımada yaşlılara yer vermek ya da yetişmeniz gereken yere 5 dakika geç giderek kör birine yolda yardımcı olmak… Bunlar kültürel fedakarlıklardır… Zorunluluk değil insani değerler…

Peki ya o yürekte sevgi adına bir şey yoksa? İşte o zaman bir zorunluluk… Bir tür emri vakidir sizin için. Yapmayın daha iyi…

Birde yaptığınız fedakârlıkların bir hiç sayılması durumu var. Tamam siz kesinlikle karşılık beklemeden kendi mutluluğunuz için yapmışsınızdır ama “Sen ne yaptın ki?” cümlesi o bütün mutluluk hevesinizi alır götürür… Ama siz ne olursa olsun kalbinizdeki sonsuz sevgi ve mutlu olma arzusuyla yinede fedakarlıktan bir şey kaybetmemek için çabalarsınız.

Unutmayın her fedakarlık zihninize kazınan güzel bir anıdır… Sevdiklerinize en önemlisi kendinize hediye ettiğiniz mutluluktur.