Dümdüz Saçlarım Nasıl Kıvırcık Oldu?

Artık anılarımı da yazmaya karar verdim. Özellikle unutamadıklarım, derinden etkileyen anılarımı. İlk anımda dümdüz saçlarımın nasıl kıvırcık olduğu…

Doğuştan dümdüz saçlara sahiptim. Herkesin imrendiği düzlükte… Ben mi? Bense, küçüklükten beri kıvırcık saçlılara özenirdim. Çocukluk işte. Düz saçlarımın kıymetini bilemedim bence. Düz saçın en büyük avantajı fön çektirdikten sonra yağmur yağarsa bozulmaması. Sene 2008 ya da 2009 yazı. Belime kadar düz saçlarım. İlk defa o kadar uzatmıştım. Yaz geliyor diye, denizde, havuzda uzun saçla zor olacağı için küt kestirmek istedim. O dönem dört yaşından beri oturduğumuz Ankara/Elvanket’den taşındığımız için dört yaşıdan beri gittiğim kuaföre gidemedim tabiki. (Zaten Elvanket’de bir tane kuaför vardı.) Sorduk, soruşturduk, Ankara/Demetevler’de Hayal kuaförü önerdiler. (Kuaförün ismini verme sebebim, aradan 10 sene geçmesine rağmen hâlâ sinirli olmam) Neyse işte, gittik kuaföre, bir adam vardı. Anlattım, küt kesim istiyorum diye. Nasıl kesti sizce tahmin edin. Upuzun saçlarımı ortadan ikiye ayırıp, yukarıdan iki at kuyruğu yapıp bağladı ve saçlarımı kulak hizamında üstüne kesti. O şokla bir aynaya bakıyorum, bir anneme bir yandan da içimde bir umut düzeltecek herhalde… Ama yok, bildiğiniz saçlarım kulaklarımında üstünde kısacık kaldı. İnanabiliyor musunuz? Belime kadar dümdüz daha çocukluk saçlarıma kıydı! Sonra o saçlara ne mi yaptı? Gözümün önünde aynanın önüne iki şerit şeklinde serdi. Ben bir yandan ağlıyorum, bir yandan böyle nasıl okula gideceğim onu düşünüyorum. Günlerce ağladım. Ama bir şey oldu, mucize gibi iki ayda küt kesilmiş kadar uzadı. Uzadı uzadı ama alttan kıvırcık gelerek. Ya yukarılardan “Al işte kıvırcıklara özenirsen kıvırcık saçların olur.” dendi düz saçlarıma şükretmediğim için ya da hayatta ki şanssızlıklarımdan biriydi. Bu arada sonradan öğrendim ki meğer bazı kuaförler bilerek uzun saçları neredeyse kökünden kesiyorlarmış, satmak için. Bari saçlarımın parasını verseydi…

Elvanken’den taşınınca başıma bir şey geleceğini biliyordum. Hiç istemedim oradan taşınmayı çünkü. Harbiden de kinayesiz başıma bir şey geldi.

Bu anımın ana fikri; “Ne kadar soruşturursanız soruşturun bilmediğiniz kuaföre gitmeyin.”

Reklamlar

BEN

WordPress bloğumda kendimi tanıtmadığımı fark ettim. Halbuki en baştaki yazım, tanıtma yazım olmalıydı. O halde başlıyorum.

Adım Dilşad. 23 yaşındayım. Ama ülke genelindeki 23 yaş kıstasına giremiyorum. Ev kiralayacağımda, ev sahibinin sen 18 yaşını geçtin mi ki demişliği benimde 22 yaşındayım diyince şaşırmışlığı vardır.

Kafamı dağıtmak için dizi ya da film izlerim. Evde kırmızı kurşun kalemim yoksa kitap okuyamam. (Babamdan gelen bir alışkanlık.) Ama ülkedeki her dizinin fragmanlarını da takip ettiğimden hepsi hakkında mutlaka bir fikrim vardır. Yeni oyuncuları sevemiyorum. Yani yakışıklılığı veya güzelliği sayesinde bi yerlere gelen oyuncuları(!)… Zaten benim bir tane çok sevdiğim oyuncu var. Sonra anılara bağlıyımdır. Her arkadaşımdan gelen ya da kalan en ufak bir ip parçasını bile ölene kadar saklayabilirim. Sevgiye inanıyorum. Sen karşındaki kişiyi yürekten gerçekten karşılıksız sevince ve güvenince o da seni aynı derece seviyor ve güveniyor. (Sadece aşk anlamında algılamayın) Güven konusunda çok hassasımdır. Hiçbir sevdiğim insanın bana olam güvenini kırmak istemem. Çünkü o güven azıcık bile sarsılsa biliyorum ki ne kadar özür dilersem dileyeyim, ne kadar ağlarsam ağlayayım bir daha eskisi gibi olmaz. Kişinin elinde değildir bu. Belki o bir daha güvenmek ister ama imkansızdır. Sevdiklerime sıkı sıkı sarılmak başka bir sevgi gösterme biçimim. Çünkü belki onu bir daha görememekten çok korkarım ve vedalaşırken sıkı sıkı sarılırım. Öyle ki sarılmaya kendimce tabir bile buldum. SAĞ YANINA YÜREK EKLEMEK! Sık sık iyi ki derim ve özlediysem özlediğimi söylemekten çekinmem. Çünkü aynı mantık belki özlediğimi söyleyecek başka bir an bulamayabilirim korkusu. Sevdiklerimin doğum günleri mutlaka aklımdadır, asla unutmam. Hediye seçimim klasik hediyelerdense ya kişisel özel hediyelerden olur ya da beni güzel ve özel hatırlamasını sağlayacak bir hediye alırım. Gezip, kaybolmayı seviyorum. Kaybolmadan yeni yollar bulamayacağıma inanıyorum.

Bir de özgürlüğüme inanılmaz bağlıyım. Biraz galiba ben kendimi koruyabilirim, iyiyi kötüyü ayırt edebilirim bana karışmayıncıyım. Hayatla tüm kavgalarım daha çok özgürlük üzerinedir. Bu cümleden en sevmediğim cümlenin “El alem ne der?” olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Özgürlük kısıtlayıcı en tehlikeli cümledir kendileri. Siyasetten zerre anlamam çünkü her şeyin sevgiyle düzelebileceğine inanıyorum. Siyasette sevgi göremiyorum. Dram filmi izlerken ağlayamam, herkes sinemadan gözleri kan çanağı çıkarken benim eeee sonuçta film işte tepkimle ruhsuz bir şekilde çıkmışlığım çoktur. Yerli komedilere pek fazla gülemiyorum. Küfür sevmiyorum, kimseyede yakıştırmıyorum. Çok aşırı inanılmaz sinirlenince bile küfür etmeyin mümkünse. Bazen inanılmaz neşeliyken bazende tüm gün uyuyarak geçiririm. Bir günüm diğerine uymaz. Tez canlıyımdır. Bir şey olacaksa hemen şimdi olmalı benim için. Beklemeyi, bekletmeyi sevmem. En ufak bir olayda bile avuç içlerim terleyecek derecede heyecanlanabilirim. Güzel günlerin geleceğine inancım tam ama beklemeyi sevmiyorum işte. Hemen şimdi gelmeli güzel günler! Birde bana bağrılmasından nefret ederim. Bir insanın bağırırkenki yüz ifadesini görmek istemiyorum. Çünkü bana göre insan sadece bağırırken çirkindir. Birde küfrederken. Ne resim çizmeye yeteneğim var ne de taklit yapmaya ya da sesimde güzel değil. Bir yeteneğim olacaksa sesimin güzel olmasını isterdim. Şarkı söylemeyi çok seviyorum çünkü. Karaokeyi çok severim bu yüzden. Ve karaokede o insanları bir daha göremeyeceğimi düşünerek bed sesimle gönlümce şarkı söylerim.

Uzun lafın kısası hiçbir zaman bencil olamadım hep sevdiklerim için çabaladım. Kalp kıramadım çünkü ölümün varlığını idrak edebilecek yaşa gelince tek korkum sevdiklerimle küs, kırgın ayrılmak oldu. O yüzden her zaman “Birini kırmadan önce iki şeyi düşünün; Yarın ben olmayabilirim, benimle kırgın vadalaşabilir ya da Yarın o olmayabilir, gönlünü alamadan gidebilir. demişimdir. 23 yaşında insanlara verecek tek öğüdüm…

Büyükada

Dün önemliydi benim için… İlk defa yalnız başıma gezip, keşfettim. Bu ilk tabiki İstanbul’da en en en sevdiğim ada Büyükada’ydı. Daha önce üç defa gittim Büyükada’ya ama dünkü kadar eğlenmedim. Şimdi dünü en başa alarak anlatmaya başlıyorum.

Sabah kalktığımda hâlâ tereddütlerim vardı. Gitsem mi gitmesem mi şeklinde. İkinci bir plan olarak Balat aklımdaydı. Bir yandan “Dilşad bak Balat daha yakın, emin misin teeee Büyükada’ya gidebileceğine?” şeklinde kendimle konuşsamda en son TABİKİ! diyip hazırlanmaya başladım. Bahçelievler’den metro ➡️ Zeytinburnu ➡️ Tramvay ➡️ Eminönü ➡️ Adalar vapuru ➡️ Kınalıada, Burgazada, Heybeliada ve en son durak Büyükada… Yaklaşık bir buçuk saat sürüyor vapur seferi. Araştırdığımda İDO daha kısa sürede varıyormuş Büyükada’ya ama ben diğer adalarıda görmek istediğimden bir de vapur yolculuğunu sevdiğimden normal vapuru tercih ettim. Hava soğuk olmasına rağmen yol boyunca vapurda açık alandaydım. Denizi, martıları ve diğer adaları fotoğrafladım.

Büyükada’ya ayak basar basmaz maalesef dikkatinizi ağır at kokusu çekiyor. Faytonlar Büyükada’nın simgesi haline gelmiş olsa da bence atlara yapılan eziyete ortak olmamak için fayton kullanmamak en iyisi. Bisiklet kiralayabilirsiniz. Büyükada’nın merkezi sayılan Saat Kulesi’nin çevresinde bisiklet kiralayabileceğiniz bir çok dükkan bulabilirsiniz. Çoğunda saati 10 Lira günlüğü 30 lira ama kimliğinizi bırakmanızı istiyorlar tabi. Bisikletin girmesine izin verilmeyen sokaklarda var. Ben ilk başta bisikletle adayı turlamayı seçtim. İlk durağım tabiki Büyükada’yı benim için daha da farklı yapan Hatırla Sevgili’nin büyük aşıkları Ahmet ve Yasemin’in evleriydi. Çankaya sokağının sonunda bulunuyor. Ada’da çok fazla güzel ev bulunmasına rağmen herkesin önünde fotoğraf çektirdikleri evler bu iki evdi… Hatırla Sevgili biteli 10 sene olmasına rağmen hâlâ etkisini sürdürüyor demek…

Çankaya caddesinde çok fazla bisikletli görebilirsiniz. Bisiklet sürerken kulaklıkla son ses müzik dinlememenizi tavsiye ederim. Zira çok fazla fayton var ve uyarıları duymak zorundasınız ezilmemek için.

Büyükada’da dikkatimi çeken bir diğer şey ise; Büyükada’da resmi araçlar hariç motorlu araç trafiğine izin verilmiyor. Tek araçlar bisiklet ve faytonlar. Bisikletleri kontrol etmek içinde Ada Emmiyeti yelekleri giymiş bir nevi adanın trafik polisi olduklarını düşündüğüm kişiler. Beni de durdurup bisikletimi kontrol ettiler. Sağ freni kullanmam gerektiğini diğerinde sorun olduğunu söylediler.

Bisiklet turumu tamamlayıp bisikletimi yani bana göre adada ki tek arkadaşımı iade ettikten sonra iskele meydanındaki denize sıfır balıkçı restorantlarının olduğu caddeyi gezdim. Orada sahilde taşlıkların olduğu yerde oturup biraz kendimi dinledim. Hayallerimi düşündüm, geçen iki senemi düşündüm, hayatımın nereye gittiğini düşündüm. Hayatımın yüzde kaçı benim elimde onu düşündüm. Geleceğimi düşündüm. Her şeyi düşündüm en son “Dilşad bir şeyi düşünmeyi unutmadın mı?” dedim kendime. “Neyi?” dedim “Aşk!?” “Olmadı, olmasıda şart değil… Ben önce kendi ayaklarımın üstünde durmalıyım. Benim kendime ait bir hayatımın olabilmesi her zaman aşktan daha önemli. Ben olabilmem önemli öncelikle…” dedim ve çokta üstünde durmadım.

Sonra adayı keşfetmek için o sahilden ayrılacaktım ki biraz ileride karınca sürüsü gibi martı sürüsü gördüm. Onların gaaaggg gaaaggglaması dinlemek aralarında dolaşmak o kadar iyi geldi ki…

En son durağım Kahve Dünya’sı oldu. Hatırla Sevgilide’ki Necdet’in pastanesi yani Asude Pastanesi. Çok kalabalıktı ama tek kişi olunca müthiş deniz manzarasında kendime bir masa bulabildim hemen. Ahhh be Necdet Aygün senin gibi karşılıksız, dürüst, ne pahasına olursa olsun fedakar bir seven vardı da biz mi sevmedik?… Türk dizilerinde en gerçek sevendir Necdet Aygün bana göre…

Dönerken vapurda telefonu elime almadım. Sizede dönüş yolunda vapurda açık alanda oturup telefonla ilgilenmemenizi tavsiye ederim. Kendinize ayırdığınız bir günün sonunda rüzgarı ve soğuğu hissederek düşünmek çok iyi geliyor. Hatta o kadar üşümüşüm ki vapurda görevli bir amca yanıma gelip. Sen titriyorsun hasta mısın yoksa? İçeride yer var, geçebilirsin dedi. Bende vapurda üşümeyi çok sevdiğimi, düşünmek için çok iyi geldiğini söyledim. Şaşırdı. 😄 Sonra 23 Nisan’da Büyükada’ya gitmeyi düşünüyorsan gitme dedi. Yok düşünmüyorum ben birkaç senede bir gidiyorum kafa dinlemek için ama neden dedim. Hristiyanların Paskalya Bayramı o yüzden çok kalabalık olur dedi.

Uzun lafın kısası. Ayda bir hiç olmadı iki ayda bir kendinize vakit ayırın bulunduğunuz şehirde, şehir dışına çıkabiliyorsanız şehir dışında kendinize bir iki gün vakit ayırın. İnanın bu size çok iyi gelecektir. Ben dünden beri bayaa mutluyum, iyiyim, huzurluyum…

Kağıda Bırakalım

Neden yazmak? Neden konuşarak anlatmak varken, derdini yazarak anlatmayı seçer insan? Ben sanırım bu sorunun cevabını verebilirim. Ağızdan çıkan kelimelerin etkisine inanmıyorum. Yürekten kağıda dökülen kelimelere aşığım. Bir de gözlerin mimiklerini, ışığını seviyorum. Dil yalan cümleler söyleyebilir ama yürek kağıda yalan yazmaz/yazamaz. Gözler dürüsttür, ışığı gerçektir. Yazmanın insanın iç çığlığı olduğuna inanıyorum. Ben denedim; dertlerimi, hayallerimi konuşarak anlatmaya çalıştım. Ama olmadı. Sesimi yükselttim olmadı, alçalttım olmadı. Araya gözyaşı serpiştirdim yine olmadı. Yazmaya karar verdim bende. Kimseye hesap vermediğim, özgürce, içimden geldiği gibi yazmayı sevdim. Çok sevdim. Ama en çokta “Tanıdığınız Dilşad aslında çok farklı biri. Tanımıyorsunuz. Sizinle aynı şeyleri hiçbir zaman düşünmedi. Sizden farklı düşünüyor.” dedirtmeyin sevdim. Yazılarımdaki kadar dürüstüm, yazılarımdaki kadar açık ve yazılarımdaki kadar cesur… Yazmalıyız. Hepimiz öfkeliyiz, özlüyoruz, taşıyamayacağımız yüklerimiz var, düşünüp durduğumuz dertlerimiz. Bunları sırtımızdan indirip, kağıda bırakmalıyız. Hafiflemeliyiz, devam edemeyiz yoksa yolumuza. Özdemir Asaf “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz.” der. Yalnızlığınızı sadece kağıtla paylaşabilirsiniz. O sizin kelimelerinize sonuna kadar kucak açar. Ama asla ne yazacağınızı seçemezsiniz. Örnek vermek gerekirse; aşık olacağınız kişiyi seçemediğiniz gibi… Yazarkende, aşık olurkende yüreğiniz yönlendirir sizi. Yazdıkça bulursun doğruyu ama yanlış yolda hayırlıdır, deneyimdir… Sanal ya da gerçek fark etmez, yazdıklarınız ardınızda bıraktığınız iz… Bence çok değerliler. Çünkü saf ve gerçek… Söz uçar ama yazı kalır senelerce, asırlarca, sonsuza dek… Bu hayatta 5 şeyi çok sevdim. Yazmayı, yağmurda şemsiyesiz yürümeyi, kedilere sarılmayı, hayatımdaki insanlara bol bol “iyi ki” demeyi ve sevdiklerimin sağ yanımı yürekleriyle doldurmalarını…

Hayallerin kadarsın…

… Bir insanın kim olduğunu düşüncelerinden sonra hayalleri belirler bence. Hayaller insanın bir nevi nasıl bir hayat yaşamak istediğinin göstergesi değil midir? Aynı zamanda hayattaki mücadelemiz, kararlılığımız ve gücümüz… Biliyorum çok çok zor olabiliyor hayallerinin peşinden koşmak ama zor olduğu için kıymetli ve zor olduğu için anlamlı.

Şunu unutma ki bu hayat senin; başkalarının sınırlarına takılıp hayallerini erteleme. Kimsenin düşüncelerine göre hayallerine şekil verme. Sadece sen yaşayacaksın hayallerini, onlar değil. Senin için değerli hayallerin, başka kimse için değil. Unutma bu hayat sana bir kere verildi ona iyi bakmalısın ve bunun için hayallerine ihtiyacın var. 🍀