11 Eylül 2017

Doğumdan ölüme kadar geçen süreye “Hayat” denir ya. O sürenin tuzu biberi çektiğin sıkıntılar. Hep mutlu olamazsın, sıkılırsın bir süre sonra, unuttursun mutluluğun anlamını ve kıymetini. Sıkıntıları şükretmeyi bilip başımızın üstünde taşıyabilsek keşke… Şöyle bir düşünelim; hayatta karşına çıkan zorluklar seni büyütür, olgunlaştırır, geçen seneler değil. Her sıkıntı tanesi hayata bakış açını değiştirir, güçlü olmanı sağlar. Yazarken fark ettimde; evet sıkıntı tanesi, üzerimize binen dağ gibi yük değil yani. Sıkıntı çekmeden kim olduğunu bilemezsin, kendini tanıyamazsın. En önemlisi düşüncelerinin olgunlaşması için gereklidir. Zorluklar karşısında yeri geldiğinde hıçkıra hıçkıra ağlayacaksın; ağlamazsan işte o zaman sırtında kocaman bir dağ olur…

“Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” (Hasan Ali Toptaş – Ben Bir Gürgen Dalıyım)

Reklamlar

Ben Bir Gürgen Dalıyım / Hasan Ali Toptaş 

“Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.”

Hayatta herkesin bir koşuşturması, bir sorumluluğu var. Baba olma, anne olma, iyi bir eş olma, dibine kadar dost olma vs vs… Her akşam mesleğimizin verdiği yorgunlukta cabası. İşte hayatın içindeki bu yorgunlukları azıcıkta olsa atmak için yetişkinlere masal kitabı önereceğim. Everest yayınlarından çıkan Hasan Ali Toptaş’ın yazdığı “Ben Bir Gürgen Dalıyım.”

110 sayfa, resimli… Kitabı vaktiniz varsa sadece 1.5 saatinizi ayırıp ara vermeden okumanızı tavsiye ederim. 1.5 saatte size kendinizi sorgulatacak. Sürpriz sonlu, son 10 sayfa ağlama garantili…

Hasan Ali Toptaş’ın betimlemeleri çok başarılı. Okurken adeta Beşparmak Dağlarının ötesindeki ormandasınız; bir sayfada ormanın kokusunu alırken diğer sayfada kuş cıvıldamalarını duyuyorsunuz…

Kitabın yorumlarını okuduğumda herkes kitaba ağaçların hikayesi üzerinden yorum yapmış. Ben çok farklı bir açıdan bakacağım kitaba.

“Artık insanların eline düştüğümde odun olmamak için, bütün gücümle direnişe geçmiştim. Eskisi gibi, aman canım, hangi dalım nereye doğru uzarsa uzasın demiyordum sözgelimi. Boş bulunup rüzgara da bırakmıyordum kendimi, gece gündüz her an tetikte duruyor, dimdik kalabilmek için elimden gelen her şeyi yapıyordum.” Kitabımızın ana fikri bu paragrafta saklı diyebiliriz. Ağaçların kesildikten sonra belli bir süre daha yaşamak istemeleri…

Gürgen ağacımız kesildikten sonra hemen sobaya yakacak olmamak için kesilinceye kadar yapraklarını, dallarını yağmurlara, fırtınalara rağmen dik tutuyor. İnsanlara güzel görünmek için. Böylece sobaya yakacak olmayacağını düşünüyor. Çünkü insanlar genellikle bakımsız ağaçları yakacak diye kullanırlar. Hayali bir bebeğe beşik olmak ya da güzelliklere açılan bir pencere olmak… “Dünyanın her yerinde pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.” diye düşünür.

İnsanlarda öyle değil midir? Dünyada hayata faydalı olduktan sonra öldükten sonrada faydaları dokunsun istemezler mi? Mesela bir okul, kütüphane yaptırmak ya da ardında bir kitap bırakmak…

“Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” der Gürgen… Sözü vardır arkadaşı Köknar’a. Direnecektir, ne olursa olsun hayalleri için dallarını, yapraklarını dik tutacaktır. Hayatımızın mutlaka belli bir bölümünü direnerek geçiririz. Sabırlı ve umutlu olmak zorundayızdır. Gelecek güzel günler için, hayallerimiz için… Ama bazen hayat bizim istediğimiz sonu yazmaz. Biz inatla güzel günler için direndikçe aslında hayat çok farklı bir son yazıyordur bize. Gürgen’in sonu gibi…

Babamdan gelen alışkanlıktır; kitap okurken hoşuma giden cümlelerin altını kırmızı kurşun kalemle çizerim. Ben Bir Gürgen Dalıyım’dan çizdiğim yerleri not düşeceğim; ilk basımı 1997 yılında çıkan Ben Bir Gürgen Dalıyım’ı neden hâlâ okumadım diyeceğinize eminim.

📌 Hayatta sevinç kadar acıda vardı. Başka bir deyişle, biz de acı çekiyorduk insanlar gibi, zaman zaman bizde üzülüyor, zaman zaman kendimizi tutamayıp bizde ağlıyorduk, insanlar gibi, kimi zaman da kaygılanıyor, düşünüyor ve korkuyorduk.

📌 Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.

📌 Ormanın güzelliğine güzellik katan yemyeşil bir şiire benziyordum.

📌 Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu. Gerisi boştu… Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı.

📌 Ne yapacaksak, aşkla, sevgiyle değilde, verilecek bir emirle yapacaktık. Bu yüzden, dünyanın en şirin eşyasına bile dönüşsek, çürüyüp yok oluncaya dek, verilen emrin izi kalacaktı alnımızda. Güzelliğimiz o emirle zedelenecekti.

📌 İnsan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı… Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?

Not! Kitabı okuduktan sonra sevdiklerinize bu kitabı okumaları için hediye etmek isteyeceksiniz 🤗