380. Gün

380 gün öncesine gidelim. Tarihlerden 18 Temmuz 2016. Ben İstanbuldayım yaz okulunda. Annem, babam ve küçük kardeşim Ankara’da. Darbe ya da darbe girişimi artık ne olduğunu bile hâlâ tam idrak edemediğim ülke üzerinde herkesi etkileyecek bir olay olmuştu üç gün öncesinde. Bu darbeden yaklaşık bir hafta kadar öncede ülke gündemini çok sıkı takip edenler bilir; “Yüksek yargı üyeleri Yargıtay’ın önünde cübbeli protesto” yapmışlardı. Babamda cübbesiyle o protestodaydı. Mikrofon uzattılar; en fazla iki üç cümle bir şey dedi ama o üç cümleyi özetleyecek olursam; hukuku tanımayanlara hukuku tanımaları gerektiğini söyledi. Şimdi gelelim 18 Temmuz 2016’ya… Darbe ya da darbe girişiminden sonra babamda tutuklandı. Sebep cübbeli protestoda mikrofona konuştukları. Başka sebepler olarak “her zaman dürüst bir hukukçu olmasını, cübbesinin cebi ve düğmesi olmamasını” söyleyebilirim.

Şu geçen 380 günde o kadar çok şey yaşadım ki… (Mağdur ailelerin yaşadıklarıyla aynı, belki ben kaleme dökmeyi başarabilirsem bir gün yazarım.) Ama asıl bugün yaşadığım, kalbimi paramparça eden bir olayı anlatacağım.

Küçük kardeşim Yıldız Nida’yla (8) bugün alışveriş merkezinde bir çocuk mağazasına girdik. Bizden sonra bir adamla kız çocuğu geldi. Nida’dan bir kaç yaş küçük. Öyle bir şey dedi ki kızına Nida’nın bakışını unutamam. “Seç kızım ne istersen alacağım.” dedi. Nida’nın suratı düştü, gözleri doldu. Hissettirmemeliydim babamın yokluğunu. “Seç kuzum birkaç bir şey alacağım sana.” dedim. Aldımda. Babamla avmye gittiğimizde o da bize istediğinizi alabilirsiniz derdi. Annem bu ay fazla harcadınız dediğinde bile “Bırak kızlar istediğini alsın.” derdi. Bugün Nida’yı mutlu etmek isterken babalı kızlı dolaşanları gördükçe üzüldü… Ömrüm boyunca Nida’nın o baba kıza bakışını, gözlerinin dolmasını unutamayacağım. Sonra alışveriş merkezinden çıktık; güldürmeye çalışıyorum, komik şeyler söylüyorum ama gülmüyor suratını asıyor. “Ne oldu birtanem?” dediğimde tahmin edeceğiniz o cümleyi söyledi “BABAMI ÖZLEDİM.” sustum, ne diyebilirdim ki. Kendimi teselli edemezken Nida’mı nasıl teselli edebilirdim? “Geçecek bu günler.” “Çıkıcak, haksızlıklar son bulacak. Babamız gelecek.” diyemezdim. Çünkü benimde artık umudum yok. Yine kötüler kazandı, kazanıyor, kazanacak…

Beni tanıyanlar bilir; sinema ve tiyatro dışında (ki onlarada 380 günde 10u geçmemiştir gittiğim.) topluluk içine girmeyi sevmiyorum artık. Çünkü sanki kimse umursamıyor ülkede olanları… İnsanlar eğleniyor, dans ediyor bense elimde olmadan insanlara baktıkça somurtuyorum, susuyorum. Çünkü babam içerde ve kimsenin umrunda değil… Çünkü azıcık bile güldüğümde aklımda babam… Aç mı? Tok mu? Uyuyabiliyor mu? Yatağı rahat mı? Özellikle geceleri dört duvar bir hücrede ben bunu düşünmeden nasıl yaşayabilirim?

383 gün önce neler yaşandıysa yaşandı; darbe ya da darbe girişimi… Olan masum, dürüst insanlara oldu… Hukukçulara, öğretmenlere, gazetecilere, esnafa oldu. Babam bu ülkedeki en dürüst hukukçulardandı. Mesleğini çok farklı bir aşkla severdi… Ailesine ayırması gereken haftasonunu Yargıtay’da çalışarak geçirirdi. Sebebi dosyalar zaman aşımına uğramasın, adalet gecikmesin. Adalet duygusuna hayrandım. (Halada hayranım.) Şimdiki hukukçular gibi değildi babam. Kimseden gelen emirleri dinlemez; hukuk, anayasa ne diyorsa onu uygulardı. Zaten içerde olmasının sebebide bu ya. Birilerini korkuttu bu kadar dürüst olması.

Benim babamla çok bir haftasonum yok. Ama bu ülkede babam gibi dürüst hukukçuları hak etmiyor. Kimsenin umrunda değil masum insanların özellikle hukukçuların içeride olması… Kimse asıl darbenin yargıya yapıldığını görmüyor.

Ömer Hayyam’ın bir rubaisi düşüncelerimi tam anlamıyla açıklar sanırım.

Celladına aşık olmuşsa bir millet,

ister ezan ister çan dinlet.

İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,

Müstehaktır ona her türlü zillet.

Hasan Ali Toptaş’ın Ben Bir Gürgen Dalıyım kitabından kimsenin etkilenmediği kadar çok etkilendim. Çünkü kitaptaki yazılan her cümle ağaçların dilinden insanlara insanları anlatmak.

Mesela;

🔹 “… sonra adamlar hiç acımadan, o güzelim çamları, o yeşilim köknarları ve o civanım gürgenleri tek tek kesmeye başlıyorlardı.” Masum, mesleklerinde en iyi olan insanlarının içeri alınmasını kitaptaki bu cümle en iyi anlatıyor.

🔹 “Akşam olunca, mapushane avlusundan koğuşlara geçiyormuş mapuslar. Yani o saatten sonra canları ne kadar çekerse çeksin, gökyüzünü görmeleri yasakmış.” Ben Bir Gürgen Dalıyım’ın beni en çok etkileyen cümlesi dememe gerek var mı?

🔹”Ne yapacaksak; aşkla, sevgiyle değilde, verilecek bir emirle yapacaktık. Bu yüzden, dünyanın en şirin eşyasına bile dönüşsek, çürüyüp yok oluncaya dek, verilen emrin izi kalacaktı alnımızda. Güzelliğimiz o emirle zedelenecekti.” Ağacın dilinden başka bir ağaca söylenen bu cümle ise şimdiki hukukçuları hatırlatıyor bana. Hani mesleğini birilerinden aldıkları emirlerle yapanları.

Kitabı yorumlayan her blogger kitabı ağaçlar üzerinden yorumlamış. Ağaçlar böyle şeyler yaşıyorlarmış, onlar da insanlar gibi hissedebiliyormuş tarzında. Tek ben mi fark ettim kitaptaki sırrı? Hasan Ali Toptaş’ın ağaçların dilinden insanlara insanları anlattığını? (Belki de Hasan Ali Toptaş’ın tüm kitaplarını okumak istemem Ben Bir Gürgen Dalıyım’ın bendeki etkisidir.)

Yüksek sesle bir sitemle noktalayacağım.

Sadece babam için değil yüzbinlerce mağdur edilen, haksız yere içeri alınan anneler, babalar, evlatlar için. “Kimse benim babamı haksız yere hücrede tutamaz! Kimse haksız yere hamile bir kadını içeri alamaz! Kimse bir evladı haksız yere içeri alıp annesini gözü yaşlı bekletemez! Kimse yeni doğmuş bebekleri, anne baba kokusuna, sevgisine muhtaç çocukların annesiz, babasız büyümesini isteyemez!”

“Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.” Mustafa Kemal ATATÜRK

Reklamlar

BABAM!

Bu yazımda size babamdan bahsedeceğim. Yaklaşık 10 aydır özlemle beklediğim ve daha da ne kadar özleyeceğim belli olmayan babamdan. Zordur insanın babasını anlatması yani ben bayaa zorlandım. Zorlanmayı açarsak çok sevdiğimden, çok özlediğimden… Tam olarak anlatabildiğimi düşünmüyorum. İnsanın anne ve babasını yazabilmesi için çok iyi bir yazar olması gerekir.

Babam mesleğine son derece aşık bir hukukçuydu. Mesleğinde emeklerininin karşılığını almış ve 5-6 sene önce (tam tarih hatırlamıyorum) tetkik hakimliğinden yüksek yargı üyeliğine terfi etmişti. Hikayeyi başa sarmak gerekirse; Babam Elazığ’da doğup 9 kardeşiyle aynı evin içinde kimseden doğru düzgün maddi yardım görmeden hem çalışıp hem okuyarak hukuk fakültesinden mezun olmuş. En büyük erkek çocuk olduğu için diğer 3 erkek kardeşini de mesleğini eline alır almaz kendisi her türlü maddi, manevi desteği vererek okuttu. Son görev yeri Ankara’ya gelinceye kadar Kığı/Bingöl gibi ilçelerde lojmanlar teröristler tarafından taranırken yine de mesleğini saygı ve sevgi çerçevesinde yapmış. Annem; “Lojmanlar tarandığı zaman odalarda uyumaya korkardık koridorda uyurduk.” der. Ben babamı hep çalışırken hatırlıyorum. Bir dakikasını bile boş geçirmezdi, hep çalışırdı. Ya bilgisayarının başında kitap, makale yazar ya da iş yerinde çalışamadığı dosyaları adalet gecikmesin, dosyalar zaman aşımına uğramasın diye eve getirir dosyalarını okurdu. Ailesine ayırması gereken zamanı her zaman mesleğine ayırdı. Yaklaşık 10 ay öncesine kadar bu durumdan çok şikayetçiydim ama şimdi “mesleğine aşık olmak” cümlesinin tanımıymış meğer babam.

Dosyalardan vakit bulduğu zamanlarda da gerekirse uyumadı iki tane hukuk kitabı yazdı. Yurt içi, yurt dışı seminerlere katıldı. Galiba insan kendi imkanlarıyla okuyunca mesleğine daha bir aşık oluyor. Gecesi gündüzü mesleğiydi çünkü. Kitap okumayı çok sever bir de yazmayı..

Sonra bir gün Yargıtay’ın önünde cübbeli, basın açıklamalı bildiri yayınladılar. Anayasaya çok açık bir şekilde aykırı yapılan “Yargıtay üyelerinin üyeliklerinin fesh edilme.” kararı için. Mikrofon uzattılar; bir kaç cümleyle düşüncelerini söyledi. Yargıyı kendi çıkarları için tanımayanlara kısaca Yargıyı ve anayasayı tanımaları gerektiğini söyledi. Senelerce gece gündüz demeden emek verdiği yargı için bu birkaç cümleyi çok gördüler, hakkında soruşturma başlattılar. Birde mesleğinde her zaman dürüst olmasını çekemediler. Kimsenin emri altında karar vermez, her zaman hukuk ve anayasa ne diyorsa ona göre karar yazardı. Cübbesini her zaman onurlu bir şekilde taşımıştır; hiçbir zaman kimsenin önünde iliklememiştir. Soyut ya da somut hiçbir şekilde cübbesinin cebide olmamıştır. Şimdi nerede mi? 15 Temmuz’dan sonra 19 Temmuz’da önce Ankara/Sincan cezaevine aldılar. Sonra Ekim’de Kırıkkale/Keskin cezaevine hücreye koydular. (Oradaki gardiyanlar bize “Hücre demeyin tek kişilik oda orası” diyorlar. Bilmiyorum bize azıcıkta olsa morel verebilmek için mi öyle diyorlar yoksa gerçekten litaritürde tek kişilik oda şeklinde mi geçiyor. Oda ya da hücre fark etmez sonuç olarak babam bir haksızlığa uğradı ve ailesinden kopartıldı. Mesleğinden ihraç edildi.)

Ayda bir kapalı görüşte, (35 dakika, arada cam var telefonla konuşuyorsun) iki ayda bir de açık görüşte (35 dakika, sarılmalı) görüyorum babamı. Onun dışında iki haftada bir pazar günleri telefon görüş günü (10 dakika). Birde mektuplaşıyoruz. Mektupların gidip gelmesi 2 haftayı buluyor. Daha ne kadar bu döngü devam edecek bilmiyorum.

Belki mesleğine fazlasıyla aşıktı ama ailesine de çok düşkündü. Çocuklarının üzülmesini istemezdi. Bir istediğimize hayır dediğinde üzüldüğümüzü gördüğünde hemen evet derdi. Her zaman helal kazandı. Dediğim gibi hiçbir zaman cübbesinin cebi olmadı.

Benim marka takıntım için, İstanbul’da ve özel üniversitede rahat okuyabilmem (okuyabilmemiz) için… Devlet hastanelerinde aylarca randevu sırası bekletmedi mesela en ufak bir grip olduğumuzda bile hemen özel hastanelerde aldık tedaviyi. Annem ev hanımı bir tek babamın memur maaşıyla geçinirdik. Ama tüm ihtiyaçlarımıza da yeterdi. Bize yokluğu hissettirmezdi. Helal kazanınca o kazanç bereketleniyor gözün saray felan aramıyor. Bir tek ailem olsun yeter diyorsun. Şükrediyorsun varlığa da yokluğa da her haline…

Veeee şimdi… 19 Mayıs’ta 10 ay olacakken… Özlüyorum be babam… Artık her an, her saniye daha çok özlüyorum. Dışarı çıktığımda sadece sen varsın aklımda. Babam olsa yine yanımda ben çocuk gibi karşıdan karşıya geçerken elini tutsam diyorum. (Belki ilginç gelecek ama babamla dışarı çıktığımızda hâlâ babamın elini tutarak yürürdüm.) Babam dışarı çıkamıyor ama ben çıkıyorum diyorum. Benimde kendimi eve hapsetmem lazımmış gibi geliyor. Biyolojik olarak nefes alıyorum ama psikolojik olarak o nefes batıyor. Sonra bana “Diliş” deyişin aklıma geliyor onu da özlüyorum… Birde küçükken bizi soyadımızdan dolayı “böcek” diye severdin işte onu bir başka özlüyorum.

Mektuplaşıyoruz dedim ya; orada kitap yasak mesela (bir ay önce kitap yasağı kalktı) mektubunda şiirler yazıyor bize. Şaşırıyorum görüşlere gittiğimde “Kitap yasak sen onca uzun şiirleri ne ara ezberledin?” diyorum. Gülüyor… Aslında cevabı belli hep okudu, kitapları bir farklı severdi ki hem babaannemin evinde ayrı bir odası kütüphanesi var hem kendi evinde… Kıyamazdı kimseye vermeye, bir sürü biriktirmiş.

Biliyorum; güzel günler gelecek ama bilinmezlik yok mu sabırla birleşince yıpratıyor. Çok seviyorum be babam, tahmin edemeyeceğin kadar özlüyorum… ❤