Salıncak Kurduğum Ağaç

Aslında bloğu karamsar yazılarımla doldurmayacaktım. Hayat bu ya bazılarının cıvıl cıvıl olmasına izin vermiyor.

Nasıl başlasam konuya bilmiyorum. Çabalıyorum bir şeyler iyi olsun diye. Koşturuyorum çünkü biliyorum ki ben yapmasan kimse yapmayacak. Kendimden fedakarlık yaptığım zamanlarda oluyor sırf kimse mağdur olmasın istiyorum. Dışarıdan karamsar, sürekli kaşları çatık gezen biri olarak görünebilirim ama aslında kalbimde sevgiye kocaman boşluk var. Galiba kalbimin cıvıl cıvıl olması ruhuma yansıyamıyor, yetmiyor.

Nedenleri o kadar fazla ki;

  • Başta gerçekten kahroluyorum fedakarlıklarımın hiçe sayılmasına. “Yav ben onları kendimi yıpratarak yapmışım, niye bu kadar umursamazsın?”
  • Ağzından çıkana değil; yüreğinden çıkana dikkat etmeli insan. Yüreğinin temizliği diline vurur çünkü. Sen dilindekilerle benim kalbimi yaralarsan benim sadece sana değil belkide tüm insanlara güvenimi kırarsın. Nasıl bir vebaldir? Nasıl ödeyebilirsin bunu? Hangi sözle? Hangi sarılmayla? Ki söz ya da sarılmanın senin umrunda olduğunu sanmıyorum.

    • Peki ya hayallerim? Yeri geldiğinde onlara sarılırım, yeri geldiğinde onlardan güç alırım. Onları kırmak niye? Tutunduğum dal onlar… Ve benim hayallerim bir çınar ağacı belki de bir gürgen… (Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabındaki gürgendir belki.) Hayallerimin sonu o gürgenin sonu gibi kötü mü bitecek? Yoksa bendeki son kalan güçleri su, güneş, ve toprak yapıp gürgen ağacıma mutlu sonsuz mu hazırlayacağım? Hayat gösterecek. Benim hayal ağacım gürgen mi çınar mı bilemem ama iplerini yeşil yapraklardan sardığım, salıncak kurduğum ağacımı kesmeyin… Bu bir rica.

    VE BUNLAR DRAMATİZE ASLA DEĞİL! SADECE BİRGÜN BİTMESİNİ ÜMİT ETTİĞİM KARAMSARLIKLARIM. BİTECEK UMUDUM VAR. UMUT OLMADAN, HAYALLERİM OLMADAN YAŞAYABİLİR MİYDİM?

    Bu arada bana destek olan arkadaşlarıma, dostlarıma, kardeşlerime ne kadar “İYİ Kİ VARSINIZ!” desemde yetmez. Bir kere daha kocaman sevgiyle “İYİ Kİ VARSINIZ!!”

    Reklamlar

    Bir Ağır Duygudur “ARKADAŞLIK”

    “Arkadaşlık…”

    Yaşadığım süreç bana birazda insanları tanıma fırsatı verdi. Aslında ben sevdiklerim için fedakarlığın dibine vururken onların kalbindeki değerimi görmemi sağladı. Hâlâ kabullenemediklerim oluyor. Böyle aklıma geldikçe gözlerimin dolduğu… Evet çok bağlanırım arkadaşlarıma belki de bunun için bu kadar üzüldüm. Son kez yazıyorum bu konuda. Bir daha kimse için ağlamayacağımın sözünüde şuraya yazıyorum.
    Nereden başlasam? Nasıl başlasam? bilmiyorum. Çünkü benim için çok değerli ve anlamı ağır bir kelimedir “Arkadaşlık”. Bir yazımda “Kelimelerin anlamlarını hayat bize öğretir, sözlükler değil.” demiştim. İşte hayatın bana anlamını öğrettiği bir başka kelime “Arkadaşlık.”

    Kendimi bildim bileli yalnızlıkta huzur bulan ama arkadaşlarım olmadan da yapamayan biriyim. İnsan biriktirmeyi severim; genellikle kendi yaşıtlarımdan ziyade 3 5 yaş küçüklerle daha iyi anlaşırım…

    Önce kendimce “Arkadaşlık” kelimesini daha doğrusu duygusunu tanımlayayım.

    • Arkadaşlık; gülmek gibi, ağlamak gibi bir duygu bana göre…
    • Arkadaşlık; yeri geldiğinde kendinden çok arkadaşını düşünmektir.
    • Arkadaşlık; arkadaşınla birlikte ağlamak, birlikte gülmektir ama en çok birlikte ağlarken kuvvetlidir.
    • Arkadaşlık; birlikte başarmaktır. Kendine özgüvenin tam olmasına rağmen o olmadan yapamamdır.
    • Arkadaşlık; arkasında değil, yanında olmaktır. En zor zamanlarda karşısında olup sıkıca sarılmaktır.
    • Arkadaşlık; fiziken yanında olamasanda aramaktır, mesaj atmaktır. Bu arkadaşına “Dilşad ben yanında olamıyorum ama üzgünsün biliyorum, yanındayım. Ben varım.” demektir.

    Benim arkadaşlık tanımlarım bunlar. Ben 11 ay öncesine kadar bunları yaşadım. Çok iyi arkadaşlarım vardı. Sonra yavaş yavaş eksildiler. Bazılarını kendimce zorunlu sebeplerden dolayı ben sildim ama beni hayatta bırakmaz dediklerimse “Dilşad ne olursa olsun yanındayım” cümlesinin arkasına sığınıp yavaş yavaş uzaklaştılar benden. Keşke birden çıksalardı hayatımdan ama yavaş yavaş çıktılar. Bu daha çok acıttı. En çokta benim en üzgün olduğum, desteğe en ihtiyacım olduğu zamanda hayatımdan çıkmaları, yalnız bırakmaları üzdü.

    Hayatın bana öğrettiği arkadaşlık tanımıysa;

    • Arkadaşlık; “Dilşad söz arayacağım” “Dilşad söz görüşeceğiz.” sözleri arasında unutulup gitmektir.
    • Arkadaşlık; yalnız kalmaktır… Yalnız bırakılmaktır.
    • Arkadaşlık; iyi günlerde beraber gülerken kötü günlerde beraber ağlayamamaktır.

    İlk başlarda kendime hep “İnsana dair her olumsuz duygu; insanın kalbindeki sevgiyi biraz daha köreltir. Kimseye kırılma. Kalbini kırgınlıklarla besleyerek köreltme…” Diyerek teselli verdim. Beynim “Kötü gününde yanında olmayan arkadaşların gerçek arkadaşların değildir.” algısına şiddetle karşı çıkmış olacak ki kendimce teselli cümleleri kurmaya başladım. Sonra kimseye kırılmamak için bahaneler aradıkça daha da yorulduğumu fark ettim. Aklıma geldikçe bir bir gözyaşı olup döküldüler yüreğimden. Aramalarını beklediğim günlerde onlar benden daha hemdem arkadaş bulmuşlardı kendilerine…

    Vee evet artık “Arkadaşlık” kelimesine de güvenim kalmadı.

    Kendime soru; Peki ya beni bu zor günlerimde yalnız bırakan arkadaşlarıma kırgın mıyım? Sinirli miyim? -Hayır; çünkü kırgın olmam onlar için bir şey ifade etmiyor… Nötrüm onlara karşı. Varlıklarıyla, yoklukları bir desem biliyorum yine kendim üzüleceğim. Bil-mi-yo-rum…

    BABAM!

    Bu yazımda size babamdan bahsedeceğim. Yaklaşık 10 aydır özlemle beklediğim ve daha da ne kadar özleyeceğim belli olmayan babamdan. Zordur insanın babasını anlatması yani ben bayaa zorlandım. Zorlanmayı açarsak çok sevdiğimden, çok özlediğimden… Tam olarak anlatabildiğimi düşünmüyorum. İnsanın anne ve babasını yazabilmesi için çok iyi bir yazar olması gerekir.

    Babam mesleğine son derece aşık bir hukukçuydu. Mesleğinde emeklerininin karşılığını almış ve 5-6 sene önce (tam tarih hatırlamıyorum) tetkik hakimliğinden yüksek yargı üyeliğine terfi etmişti. Hikayeyi başa sarmak gerekirse; Babam Elazığ’da doğup 9 kardeşiyle aynı evin içinde kimseden doğru düzgün maddi yardım görmeden hem çalışıp hem okuyarak hukuk fakültesinden mezun olmuş. En büyük erkek çocuk olduğu için diğer 3 erkek kardeşini de mesleğini eline alır almaz kendisi her türlü maddi, manevi desteği vererek okuttu. Son görev yeri Ankara’ya gelinceye kadar Kığı/Bingöl gibi ilçelerde lojmanlar teröristler tarafından taranırken yine de mesleğini saygı ve sevgi çerçevesinde yapmış. Annem; “Lojmanlar tarandığı zaman odalarda uyumaya korkardık koridorda uyurduk.” der. Ben babamı hep çalışırken hatırlıyorum. Bir dakikasını bile boş geçirmezdi, hep çalışırdı. Ya bilgisayarının başında kitap, makale yazar ya da iş yerinde çalışamadığı dosyaları adalet gecikmesin, dosyalar zaman aşımına uğramasın diye eve getirir dosyalarını okurdu. Ailesine ayırması gereken zamanı her zaman mesleğine ayırdı. Yaklaşık 10 ay öncesine kadar bu durumdan çok şikayetçiydim ama şimdi “mesleğine aşık olmak” cümlesinin tanımıymış meğer babam.

    Dosyalardan vakit bulduğu zamanlarda da gerekirse uyumadı iki tane hukuk kitabı yazdı. Yurt içi, yurt dışı seminerlere katıldı. Galiba insan kendi imkanlarıyla okuyunca mesleğine daha bir aşık oluyor. Gecesi gündüzü mesleğiydi çünkü. Kitap okumayı çok sever bir de yazmayı..

    Sonra bir gün Yargıtay’ın önünde cübbeli, basın açıklamalı bildiri yayınladılar. Anayasaya çok açık bir şekilde aykırı yapılan “Yargıtay üyelerinin üyeliklerinin fesh edilme.” kararı için. Mikrofon uzattılar; bir kaç cümleyle düşüncelerini söyledi. Yargıyı kendi çıkarları için tanımayanlara kısaca Yargıyı ve anayasayı tanımaları gerektiğini söyledi. Senelerce gece gündüz demeden emek verdiği yargı için bu birkaç cümleyi çok gördüler, hakkında soruşturma başlattılar. Birde mesleğinde her zaman dürüst olmasını çekemediler. Kimsenin emri altında karar vermez, her zaman hukuk ve anayasa ne diyorsa ona göre karar yazardı. Cübbesini her zaman onurlu bir şekilde taşımıştır; hiçbir zaman kimsenin önünde iliklememiştir. Soyut ya da somut hiçbir şekilde cübbesinin cebide olmamıştır. Şimdi nerede mi? 15 Temmuz’dan sonra 19 Temmuz’da önce Ankara/Sincan cezaevine aldılar. Sonra Ekim’de Kırıkkale/Keskin cezaevine hücreye koydular. (Oradaki gardiyanlar bize “Hücre demeyin tek kişilik oda orası” diyorlar. Bilmiyorum bize azıcıkta olsa morel verebilmek için mi öyle diyorlar yoksa gerçekten litaritürde tek kişilik oda şeklinde mi geçiyor. Oda ya da hücre fark etmez sonuç olarak babam bir haksızlığa uğradı ve ailesinden kopartıldı. Mesleğinden ihraç edildi.)

    Ayda bir kapalı görüşte, (35 dakika, arada cam var telefonla konuşuyorsun) iki ayda bir de açık görüşte (35 dakika, sarılmalı) görüyorum babamı. Onun dışında iki haftada bir pazar günleri telefon görüş günü (10 dakika). Birde mektuplaşıyoruz. Mektupların gidip gelmesi 2 haftayı buluyor. Daha ne kadar bu döngü devam edecek bilmiyorum.

    Belki mesleğine fazlasıyla aşıktı ama ailesine de çok düşkündü. Çocuklarının üzülmesini istemezdi. Bir istediğimize hayır dediğinde üzüldüğümüzü gördüğünde hemen evet derdi. Her zaman helal kazandı. Dediğim gibi hiçbir zaman cübbesinin cebi olmadı.

    Benim marka takıntım için, İstanbul’da ve özel üniversitede rahat okuyabilmem (okuyabilmemiz) için… Devlet hastanelerinde aylarca randevu sırası bekletmedi mesela en ufak bir grip olduğumuzda bile hemen özel hastanelerde aldık tedaviyi. Annem ev hanımı bir tek babamın memur maaşıyla geçinirdik. Ama tüm ihtiyaçlarımıza da yeterdi. Bize yokluğu hissettirmezdi. Helal kazanınca o kazanç bereketleniyor gözün saray felan aramıyor. Bir tek ailem olsun yeter diyorsun. Şükrediyorsun varlığa da yokluğa da her haline…

    Veeee şimdi… 19 Mayıs’ta 10 ay olacakken… Özlüyorum be babam… Artık her an, her saniye daha çok özlüyorum. Dışarı çıktığımda sadece sen varsın aklımda. Babam olsa yine yanımda ben çocuk gibi karşıdan karşıya geçerken elini tutsam diyorum. (Belki ilginç gelecek ama babamla dışarı çıktığımızda hâlâ babamın elini tutarak yürürdüm.) Babam dışarı çıkamıyor ama ben çıkıyorum diyorum. Benimde kendimi eve hapsetmem lazımmış gibi geliyor. Biyolojik olarak nefes alıyorum ama psikolojik olarak o nefes batıyor. Sonra bana “Diliş” deyişin aklıma geliyor onu da özlüyorum… Birde küçükken bizi soyadımızdan dolayı “böcek” diye severdin işte onu bir başka özlüyorum.

    Mektuplaşıyoruz dedim ya; orada kitap yasak mesela (bir ay önce kitap yasağı kalktı) mektubunda şiirler yazıyor bize. Şaşırıyorum görüşlere gittiğimde “Kitap yasak sen onca uzun şiirleri ne ara ezberledin?” diyorum. Gülüyor… Aslında cevabı belli hep okudu, kitapları bir farklı severdi ki hem babaannemin evinde ayrı bir odası kütüphanesi var hem kendi evinde… Kıyamazdı kimseye vermeye, bir sürü biriktirmiş.

    Biliyorum; güzel günler gelecek ama bilinmezlik yok mu sabırla birleşince yıpratıyor. Çok seviyorum be babam, tahmin edemeyeceğin kadar özlüyorum… ❤

    Güven+Sevgi=Mutluluk

    Daha hayata gelmeden anne karnındayken yazılmış kaderimiz. Nasıl bir çocukluk geçireceğimiz, gençliğimiz, yetişkinliğimiz, yaşlılığımız… Ya da ne kadar yaşayacağımız… Daha doğrusu ne kadar “birey” olacağımız.

    Birey olmak 18 yaşından gün almak mıdır? Hayır efendim! Birey olmak gerçekten sevdiğin herkese duyduğun “sevgidir”, “güvendir”… Ne kadar sevgi o kadar güç… Ne kadar güven o kadar özgüven… Zaten bunları toplarsan eşittir mutluluk…

    Ben hayattan bir şeyler öğrendiysem o da direnmenin bile acıda olsa insanı güzelleştirdiği. Sevgi için, güven için direnmek… Ben sadece bu ikisi için direndim, direniyorum… Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabında “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” cümlesi beni en çok etkileyen cümleydi… Bana beni anlatan daha uygun bir cümle olamazdı. Direnin efenim! Direnmeden, acımadan, gözyaşı dökmeden mutlu olamazsın hayatta… Güçlenir, güzelleşirsin… Fiziksel değil ama yüreksel… İnsanlar kabul edemeselerde insana bağlı. Bağlılar yani bunun inkar edilecek bir yanı yok. Peki niye birbirimizi kırmak için olanca gücümüzle savaşıyoruz ki? (Şimdi diyeceksiniz ki bunu sen mi söylüyorsun Dilşad? Bende diyeceğim ki “Benim ki özlemdem dolayı, haksızlığa tahammülüm olmadığından dolayı. Benim hikayem uzun.) Kaç kere sırtıma bıçak darbesi yedim güvendiğim için saymadım. Bunların en yaralıyıcısı en yakınlarımdan gelmiş olmasıydı. Bıçak değil satır darbesi resmen. Ama inadına güveniyorum, inadına seviyorum insanları. Saf da dediler yeri geldi “salak mısın? da” Ama yapamıyorum, yaşamam için sevmem lazım, güvenmem lazım. Belki abartıp bağlanmam lazım. Duygularımı belli edemesemde hassasım işte. Umuda karşı hassasım, hayallerime karşı hassasım, sevgiye ve güvene karşı hassasım. Bazen de mutluluğa karşı hassasım…

    Güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman…

    Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız…

    Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

    Özgürlüktür bence hassaslık. Sınırlarının olmasıdır. Güvenime gölge düşürmedir. Sevgimi kırmadır. Umudumu karalamadır. Hayallerime çomak sokmadır. Renklerin diliyle anlatacak olursam güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman… Sevgi kırmızdır. Kalp gibi… Sürekli atar, ihtiyaç, olmadan olmaz… Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız… Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

    Son olarak paylaşın hassas olduğunuz duyguları. Paylaşırsan tükenmezsin; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun.

    Ben Bir Gürgen Dalıyım / Hasan Ali Toptaş 

    “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.”

    Hayatta herkesin bir koşuşturması, bir sorumluluğu var. Baba olma, anne olma, iyi bir eş olma, dibine kadar dost olma vs vs… Her akşam mesleğimizin verdiği yorgunlukta cabası. İşte hayatın içindeki bu yorgunlukları azıcıkta olsa atmak için yetişkinlere masal kitabı önereceğim. Everest yayınlarından çıkan Hasan Ali Toptaş’ın yazdığı “Ben Bir Gürgen Dalıyım.”

    110 sayfa, resimli… Kitabı vaktiniz varsa sadece 1.5 saatinizi ayırıp ara vermeden okumanızı tavsiye ederim. 1.5 saatte size kendinizi sorgulatacak. Sürpriz sonlu, son 10 sayfa ağlama garantili…

    Hasan Ali Toptaş’ın betimlemeleri çok başarılı. Okurken adeta Beşparmak Dağlarının ötesindeki ormandasınız; bir sayfada ormanın kokusunu alırken diğer sayfada kuş cıvıldamalarını duyuyorsunuz…

    Kitabın yorumlarını okuduğumda herkes kitaba ağaçların hikayesi üzerinden yorum yapmış. Ben çok farklı bir açıdan bakacağım kitaba.

    “Artık insanların eline düştüğümde odun olmamak için, bütün gücümle direnişe geçmiştim. Eskisi gibi, aman canım, hangi dalım nereye doğru uzarsa uzasın demiyordum sözgelimi. Boş bulunup rüzgara da bırakmıyordum kendimi, gece gündüz her an tetikte duruyor, dimdik kalabilmek için elimden gelen her şeyi yapıyordum.” Kitabımızın ana fikri bu paragrafta saklı diyebiliriz. Ağaçların kesildikten sonra belli bir süre daha yaşamak istemeleri…

    Gürgen ağacımız kesildikten sonra hemen sobaya yakacak olmamak için kesilinceye kadar yapraklarını, dallarını yağmurlara, fırtınalara rağmen dik tutuyor. İnsanlara güzel görünmek için. Böylece sobaya yakacak olmayacağını düşünüyor. Çünkü insanlar genellikle bakımsız ağaçları yakacak diye kullanırlar. Hayali bir bebeğe beşik olmak ya da güzelliklere açılan bir pencere olmak… “Dünyanın her yerinde pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.” diye düşünür.

    İnsanlarda öyle değil midir? Dünyada hayata faydalı olduktan sonra öldükten sonrada faydaları dokunsun istemezler mi? Mesela bir okul, kütüphane yaptırmak ya da ardında bir kitap bırakmak…

    “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” der Gürgen… Sözü vardır arkadaşı Köknar’a. Direnecektir, ne olursa olsun hayalleri için dallarını, yapraklarını dik tutacaktır. Hayatımızın mutlaka belli bir bölümünü direnerek geçiririz. Sabırlı ve umutlu olmak zorundayızdır. Gelecek güzel günler için, hayallerimiz için… Ama bazen hayat bizim istediğimiz sonu yazmaz. Biz inatla güzel günler için direndikçe aslında hayat çok farklı bir son yazıyordur bize. Gürgen’in sonu gibi…

    Babamdan gelen alışkanlıktır; kitap okurken hoşuma giden cümlelerin altını kırmızı kurşun kalemle çizerim. Ben Bir Gürgen Dalıyım’dan çizdiğim yerleri not düşeceğim; ilk basımı 1997 yılında çıkan Ben Bir Gürgen Dalıyım’ı neden hâlâ okumadım diyeceğinize eminim.

    📌 Hayatta sevinç kadar acıda vardı. Başka bir deyişle, biz de acı çekiyorduk insanlar gibi, zaman zaman bizde üzülüyor, zaman zaman kendimizi tutamayıp bizde ağlıyorduk, insanlar gibi, kimi zaman da kaygılanıyor, düşünüyor ve korkuyorduk.

    📌 Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.

    📌 Ormanın güzelliğine güzellik katan yemyeşil bir şiire benziyordum.

    📌 Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu. Gerisi boştu… Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı.

    📌 Ne yapacaksak, aşkla, sevgiyle değilde, verilecek bir emirle yapacaktık. Bu yüzden, dünyanın en şirin eşyasına bile dönüşsek, çürüyüp yok oluncaya dek, verilen emrin izi kalacaktı alnımızda. Güzelliğimiz o emirle zedelenecekti.

    📌 İnsan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı… Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?

    Not! Kitabı okuduktan sonra sevdiklerinize bu kitabı okumaları için hediye etmek isteyeceksiniz 🤗

    Vefâ değil… SEVGİ…

    Vefâ: Dostluğu, sevgiyi, aşkı, muhabbeti sürdürme. Bağlı kalma. Sözünde durma. Dilimize Arapçadan geçmiştir. Arapçada sözünü tutma, borcuna sadık kalma mânalarına gelmektedir. (Lugat 365)

    İnsan kelimelerin anlamlarını sözlüklerden değil hayat içerisinde yaşadıkça öğrenir. Anlamı güzel bir kelime sizin aslında sevmediğiniz bir kelime olabilir. İşte benim o kelimem “vefâ” … Belki bana anlamı hayat içerisinde yanlış öğretildiğinden. Ben insanların birbirlerine sevgi ile karşılıksız, şartsız bağlanmaları taraftarıyım. Vefâ ile değil. Anlamında da geçiyor ya borç bağlılığı gibi… Güzel kelimedir mutlaka ama borçla yan yana gelince olmuyor… “Sana vefâ borcum var.” duymayayım mümkünse bu cümleyi hayatımda. Hayatta kime ne faydam dokunuyorsa (ki umarım dokunuyordur.) o insanı/insanları gerçekten yürekten, şartsız, karşılıksız sevdiğim için yapmışımdır. Korkutuyor beni vefâ. Borç yani… Vefâ’yı ödersin biter… Sen bağlandığınla kalırsın…

    En sevdiğim kelimeye gelince “SEVGİ”… Sevginin borcu olabilir. Mesela cümleyle örnek vermek gerekirse “Sana bir sevgi borcum var Dilşad.” Ne kadar yalansız, ne kadar içten… Nasıl ödeyebilirsin ki sevginin borcunu? Bir kere sevgi borcu olan insan için o sevgi karşılıklıdır ama şartsızdır… Paylaşırsın sevgiyi ama tükenmez; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun.

    Hırs değil azimle hayallerim…

     


    “Hayatta en duygusal olduğun konu ne?” deseler hiç düşünmeden “Hayallerim.” derim… Nereden başlasam hayallerimi anlatmaya çok düşündüm; seneler öncesine gidelim. 6. sınıftayım 12 13 yaşlarında. Dershaneden bir meslekler kitapçığı aldım başladım okumaya içlerinden sadece “Gazetecilik” ilgimi çekti. Lise sona kadar hatta sınava hazırlanırken bile sadece gazeteci olmak için çalıştım. Türlü sebeplerle olmadı. İşletme seçtim…

    Aslında yazmaya başlayınca fark ettim de “Hayallerimin ne kadarı gerçekten benim? Kaç tanesi ispatlama meselesi?” Bunu hiç düşünmedim. Tek bildiğim bir şeyi yapmayı istiyorsam öyle ya da böyle yaptığım, sonrada hiç bırakmadığım; bir heves olmadığı…

    İşletme okuyorum; mezun olunca ne yaparım, kariyer basamaklarını nasıl çıkmaya başlarım hâlâ hiçbir fikrim yok. Çok ilginç di mi? Hayallerine sıkı sıkıya bağlı birinin gelecek planlaması yok… Hayallerim var, onları gerçekleştirecek gücüm sonsuz seviyede… Galiba benim sorunum tezcanlı olmam, hemen şimdi olmasını istemem. 🙂

    Gelelim hayallerime; elimde sosyal medyaya olan ilgim var birde senaryo yazacak bol tutam hayal gücü… “Allah Allah Dilşad, sosyal medya ilgini biliyordukta senaryo yazmakta nereden çıktı?” diyorsunuz biliyorum. Aslında son üç senedir var. (Yoldaki insanları gözlemleyip onların hayatları hakkında hikayeler uydururum, bunu yapmayıda çok severim…)  Sadece eyleme geçirecek kadar ciddiye almıyordum ama son bir kaç aydır bayaa kararlıyım. Bir kaç arkadaşıma ciddi ciddi “Senaryomu beyaz perdede görücem!!” demişliğim bile var. 🤗 Şimdi diyeceksiniz ki “Dilşad senaryo yazmak öyle sayfalarca diyalog yazmak değil, çok ciddi teknikleri var. Sonra ciddi bir bilgi birikimi gerektirir.” Hepsininin farkındayım. Ümmiye teyzemiz köydeyken azmediyor, başarıyor… 3 4 aylık senaryo eğitiminden sonra 2 3 senelik (belki daha fazla) ciddi çalışmadan sonra NEDEN OLMASIN?!

    Gerçi artık hayal olmaktan çıkmış sayılsa da birde üstteki paragrafta dediğim gibi ciddi bir sosyal medya ilgim var. (Sosyal medya ilgisinden çok internete ilgi diyelim. 10 12 sene önce eve ilk internet bağlattığımızda basit web site kurucularıyla bi dolu web sitesi kurmuşluğum var 🤗😄 Normal çocuklar haftasonu erkenden kalkar çizgi film izler ben bilgisayarın başına otururdum 😄) MertTurak_Fan’da bu ilginin icraate geçmiş ilk basamağı… (Şimdi beni tanımayanlar MertTurak_Fan? tarzında düşünebilirler. Ayrıca bir başka yazıda değineceğim.)  2 3 aylık sosyal medya uzmanlığı eğitiminden sonra mezun olunca (iş bulabilirsem) bir şirkette sosyal medya uzmanı olarak çalışmayı düşünüyorum ki aklımda bununla ilgili bir dolu soru işareti var. (Sosyal medya uzmanlığı geleceğin mesleklerinden mi? Önü ne kadar açık? tarzında sordukça ardından bir başka sorunun sıralandığı soru işaretleri…) (Bu arada sosyal medya konusunda beni destekleyen Mert abime “İyi ki…” demeden geçemeyeceğim… 🤗🙏🍀)

    Peki ne kadar güçlüyüm hayallerim konusunda? Bazen umutsuzluğa kapılmıyor muyum? Her zaman umutluyum; güçlüyüm… Çünkü tam umutsuzluğa kapılacağım anda Ilgın yetişiyor, Melike yetişiyor,  Hazal yetişiyor, Zarife yetişiyor tutuyor ellerimden… ❤🙏🍀… “DİLŞAD BİZ YAPACAĞIZ!!
    ” ya da “DİLŞAD SEN YAPARSIN!!” diyorlar. Onlardaki inançla bende tekrar ayağa kalkıyorum. “İyi ki…” onlar… Tam nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama bir yerde “Seninle aynı hayali paylaşmayan insanlarla vakit kaybetmek dualarına ihanettir.” Sözünü okumuştum. Çok şanslıyım benimle aynı hayali paylaşan bir çevrem var…

    Son olarak “Gücüne eşit hayaller için dua etme, hayallerine eşit güç için dua et. (Michael Nolan)”

    Birazcık günlük, birazda kendi kendime konuşuyormuşum tarzında bir yazı oldu… Yazdıkça şekillenecek artık… 🤗