Hayat Bu Kadar İşte

Yaşamak ya da yaşıyor gibi görünmek… Kimse yaşayacağı hayatı seçemiyor; bazıları doğuştan musmutluyken bazılarıda mutlu olmak için ne kadar çabalasada olamıyor. Bir senaryo var ve o senaryoda değişiklikler yapamıyoruz gibi geliyor bana… Çok istersek, çabalarsak değiştirebilir miyiz ki?

Yaşamak nedir biliyor musunuz? Nefret edeceğin hiçbir şeyin olmaması, insanlardan korkmamak, yalnızlığa sarılmamak, hayallerini sahiplenebilmek, hayatının kuklası olmamak… Ama diyelim ki nefret dolusun, insanlardan tirtir titrercesine korkuyorsun, yalnızlığın tek çaren, hayallerini sahiplenemeyecek kadar yorgunsun, bacaklarında kollarında ipler var ve seni yönetiyorlar bütün bunlara rağmen aldığın nefes sana batmıyorsa, çevrene yalandanda olsa “iyiyim” demiyorsan, gerçekten güçlüysen yaşıyorsundur.

Bilmiyorum ben dışardan ne kadar güçlü görünüyorum ama ben kendimi en küçük bir sıkıntıda mızmızlanan biri olarak görüyorum. Güçlü değilmişim gibi geliyor bana. Belki zorunlulukların yoğunluğudur.

22 yaşındayım; 22 senede en çok insanları düşündüm. Neden birbirlerine zarar veriyorlar? Neden bir taraf olmak zorundalar? Farklı düşünceleri ortak bir mutlulukta toplayamaz mıyız? 1 insanın gözyaşı nasıl 10 insanın kahkahası olabiliyor? Ama size bir şey yazayım mı? Ya da vazgeçtim, vazgeçmek zorundayım… Evet yine zorundayım. Özgür değilim çünkü, kimsenin olmadığı kadar. Küçük bir öneri; ASLA ama ASLA “elalem ne der?” için yaşamayın. Kim ki elalem? Zaten adı elalemse sizin hayatınızda zerre yeri yoktur. Bırakın konuşsunlar ama bana sorarsanız hayattan tat almak istiyorsanız son derece özgür olup kimsenin ama kimsenin ne diyeceğine bakmayıp (başka bir insana ya da canlıya zararın dokunmayacağı şartıyla…) tamamen hür iradenle yaşayacaksın. Senin hataların, senin doğruların ve senin hayatın. Kimse senin üzüntülerine senin kadar üzülmeyecek, kimse senin mutluluklarına senin kadar sevinmeyecek. Yaşa ve özgür bir şekilde öl… Hayat bu kadar işte. Belki 3 gün belki 70 yıl…

Reklamlar

Hayallerin kadarsın…

… Bir insanın kim olduğunu düşüncelerinden sonra hayalleri belirler bence. Hayaller insanın bir nevi nasıl bir hayat yaşamak istediğinin göstergesi değil midir? Aynı zamanda hayattaki mücadelemiz, kararlılığımız ve gücümüz… Biliyorum çok çok zor olabiliyor hayallerinin peşinden koşmak ama zor olduğu için kıymetli ve zor olduğu için anlamlı.

Şunu unutma ki bu hayat senin; başkalarının sınırlarına takılıp hayallerini erteleme. Kimsenin düşüncelerine göre hayallerine şekil verme. Sadece sen yaşayacaksın hayallerini, onlar değil. Senin için değerli hayallerin, başka kimse için değil. Unutma bu hayat sana bir kere verildi ona iyi bakmalısın ve bunun için hayallerine ihtiyacın var. 🍀

11 Eylül 2017

Doğumdan ölüme kadar geçen süreye “Hayat” denir ya. O sürenin tuzu biberi çektiğin sıkıntılar. Hep mutlu olamazsın, sıkılırsın bir süre sonra, unuttursun mutluluğun anlamını ve kıymetini. Sıkıntıları şükretmeyi bilip başımızın üstünde taşıyabilsek keşke… Şöyle bir düşünelim; hayatta karşına çıkan zorluklar seni büyütür, olgunlaştırır, geçen seneler değil. Her sıkıntı tanesi hayata bakış açını değiştirir, güçlü olmanı sağlar. Yazarken fark ettimde; evet sıkıntı tanesi, üzerimize binen dağ gibi yük değil yani. Sıkıntı çekmeden kim olduğunu bilemezsin, kendini tanıyamazsın. En önemlisi düşüncelerinin olgunlaşması için gereklidir. Zorluklar karşısında yeri geldiğinde hıçkıra hıçkıra ağlayacaksın; ağlamazsan işte o zaman sırtında kocaman bir dağ olur…

“Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” (Hasan Ali Toptaş – Ben Bir Gürgen Dalıyım)

380. Gün

380 gün öncesine gidelim. Tarihlerden 18 Temmuz 2016. Ben İstanbuldayım yaz okulunda. Annem, babam ve küçük kardeşim Ankara’da. Darbe ya da darbe girişimi artık ne olduğunu bile hâlâ tam idrak edemediğim ülke üzerinde herkesi etkileyecek bir olay olmuştu üç gün öncesinde. Bu darbeden yaklaşık bir hafta kadar öncede ülke gündemini çok sıkı takip edenler bilir; “Yüksek yargı üyeleri Yargıtay’ın önünde cübbeli protesto” yapmışlardı. Babamda cübbesiyle o protestodaydı. Mikrofon uzattılar; en fazla iki üç cümle bir şey dedi ama o üç cümleyi özetleyecek olursam; hukuku tanımayanlara hukuku tanımaları gerektiğini söyledi. Şimdi gelelim 18 Temmuz 2016’ya… Darbe ya da darbe girişiminden sonra babamda tutuklandı. Sebep cübbeli protestoda mikrofona konuştukları. Başka sebepler olarak “her zaman dürüst bir hukukçu olmasını, cübbesinin cebi ve düğmesi olmamasını” söyleyebilirim.

Şu geçen 380 günde o kadar çok şey yaşadım ki… (Mağdur ailelerin yaşadıklarıyla aynı, belki ben kaleme dökmeyi başarabilirsem bir gün yazarım.) Ama asıl bugün yaşadığım, kalbimi paramparça eden bir olayı anlatacağım.

Küçük kardeşim Yıldız Nida’yla (8) bugün alışveriş merkezinde bir çocuk mağazasına girdik. Bizden sonra bir adamla kız çocuğu geldi. Nida’dan bir kaç yaş küçük. Öyle bir şey dedi ki kızına Nida’nın bakışını unutamam. “Seç kızım ne istersen alacağım.” dedi. Nida’nın suratı düştü, gözleri doldu. Hissettirmemeliydim babamın yokluğunu. “Seç kuzum birkaç bir şey alacağım sana.” dedim. Aldımda. Babamla avmye gittiğimizde o da bize istediğinizi alabilirsiniz derdi. Annem bu ay fazla harcadınız dediğinde bile “Bırak kızlar istediğini alsın.” derdi. Bugün Nida’yı mutlu etmek isterken babalı kızlı dolaşanları gördükçe üzüldü… Ömrüm boyunca Nida’nın o baba kıza bakışını, gözlerinin dolmasını unutamayacağım. Sonra alışveriş merkezinden çıktık; güldürmeye çalışıyorum, komik şeyler söylüyorum ama gülmüyor suratını asıyor. “Ne oldu birtanem?” dediğimde tahmin edeceğiniz o cümleyi söyledi “BABAMI ÖZLEDİM.” sustum, ne diyebilirdim ki. Kendimi teselli edemezken Nida’mı nasıl teselli edebilirdim? “Geçecek bu günler.” “Çıkıcak, haksızlıklar son bulacak. Babamız gelecek.” diyemezdim. Çünkü benimde artık umudum yok. Yine kötüler kazandı, kazanıyor, kazanacak…

Beni tanıyanlar bilir; sinema ve tiyatro dışında (ki onlarada 380 günde 10u geçmemiştir gittiğim.) topluluk içine girmeyi sevmiyorum artık. Çünkü sanki kimse umursamıyor ülkede olanları… İnsanlar eğleniyor, dans ediyor bense elimde olmadan insanlara baktıkça somurtuyorum, susuyorum. Çünkü babam içerde ve kimsenin umrunda değil… Çünkü azıcık bile güldüğümde aklımda babam… Aç mı? Tok mu? Uyuyabiliyor mu? Yatağı rahat mı? Özellikle geceleri dört duvar bir hücrede ben bunu düşünmeden nasıl yaşayabilirim?

383 gün önce neler yaşandıysa yaşandı; darbe ya da darbe girişimi… Olan masum, dürüst insanlara oldu… Hukukçulara, öğretmenlere, gazetecilere, esnafa oldu. Babam bu ülkedeki en dürüst hukukçulardandı. Mesleğini çok farklı bir aşkla severdi… Ailesine ayırması gereken haftasonunu Yargıtay’da çalışarak geçirirdi. Sebebi dosyalar zaman aşımına uğramasın, adalet gecikmesin. Adalet duygusuna hayrandım. (Halada hayranım.) Şimdiki hukukçular gibi değildi babam. Kimseden gelen emirleri dinlemez; hukuk, anayasa ne diyorsa onu uygulardı. Zaten içerde olmasının sebebide bu ya. Birilerini korkuttu bu kadar dürüst olması.

Benim babamla çok bir haftasonum yok. Ama bu ülkede babam gibi dürüst hukukçuları hak etmiyor. Kimsenin umrunda değil masum insanların özellikle hukukçuların içeride olması… Kimse asıl darbenin yargıya yapıldığını görmüyor.

Ömer Hayyam’ın bir rubaisi düşüncelerimi tam anlamıyla açıklar sanırım.

Celladına aşık olmuşsa bir millet,

ister ezan ister çan dinlet.

İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,

Müstehaktır ona her türlü zillet.

Hasan Ali Toptaş’ın Ben Bir Gürgen Dalıyım kitabından kimsenin etkilenmediği kadar çok etkilendim. Çünkü kitaptaki yazılan her cümle ağaçların dilinden insanlara insanları anlatmak.

Mesela;

🔹 “… sonra adamlar hiç acımadan, o güzelim çamları, o yeşilim köknarları ve o civanım gürgenleri tek tek kesmeye başlıyorlardı.” Masum, mesleklerinde en iyi olan insanlarının içeri alınmasını kitaptaki bu cümle en iyi anlatıyor.

🔹 “Akşam olunca, mapushane avlusundan koğuşlara geçiyormuş mapuslar. Yani o saatten sonra canları ne kadar çekerse çeksin, gökyüzünü görmeleri yasakmış.” Ben Bir Gürgen Dalıyım’ın beni en çok etkileyen cümlesi dememe gerek var mı?

🔹”Ne yapacaksak; aşkla, sevgiyle değilde, verilecek bir emirle yapacaktık. Bu yüzden, dünyanın en şirin eşyasına bile dönüşsek, çürüyüp yok oluncaya dek, verilen emrin izi kalacaktı alnımızda. Güzelliğimiz o emirle zedelenecekti.” Ağacın dilinden başka bir ağaca söylenen bu cümle ise şimdiki hukukçuları hatırlatıyor bana. Hani mesleğini birilerinden aldıkları emirlerle yapanları.

Kitabı yorumlayan her blogger kitabı ağaçlar üzerinden yorumlamış. Ağaçlar böyle şeyler yaşıyorlarmış, onlar da insanlar gibi hissedebiliyormuş tarzında. Tek ben mi fark ettim kitaptaki sırrı? Hasan Ali Toptaş’ın ağaçların dilinden insanlara insanları anlattığını? (Belki de Hasan Ali Toptaş’ın tüm kitaplarını okumak istemem Ben Bir Gürgen Dalıyım’ın bendeki etkisidir.)

Yüksek sesle bir sitemle noktalayacağım.

Sadece babam için değil yüzbinlerce mağdur edilen, haksız yere içeri alınan anneler, babalar, evlatlar için. “Kimse benim babamı haksız yere hücrede tutamaz! Kimse haksız yere hamile bir kadını içeri alamaz! Kimse bir evladı haksız yere içeri alıp annesini gözü yaşlı bekletemez! Kimse yeni doğmuş bebekleri, anne baba kokusuna, sevgisine muhtaç çocukların annesiz, babasız büyümesini isteyemez!”

“Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.” Mustafa Kemal ATATÜRK

Salıncak Kurduğum Ağaç

Aslında bloğu karamsar yazılarımla doldurmayacaktım. Hayat bu ya bazılarının cıvıl cıvıl olmasına izin vermiyor.

Nasıl başlasam konuya bilmiyorum. Çabalıyorum bir şeyler iyi olsun diye. Koşturuyorum çünkü biliyorum ki ben yapmasan kimse yapmayacak. Kendimden fedakarlık yaptığım zamanlarda oluyor sırf kimse mağdur olmasın istiyorum. Dışarıdan karamsar, sürekli kaşları çatık gezen biri olarak görünebilirim ama aslında kalbimde sevgiye kocaman boşluk var. Galiba kalbimin cıvıl cıvıl olması ruhuma yansıyamıyor, yetmiyor.

Nedenleri o kadar fazla ki;

  • Başta gerçekten kahroluyorum fedakarlıklarımın hiçe sayılmasına. “Yav ben onları kendimi yıpratarak yapmışım, niye bu kadar umursamazsın?”
  • Ağzından çıkana değil; yüreğinden çıkana dikkat etmeli insan. Yüreğinin temizliği diline vurur çünkü. Sen dilindekilerle benim kalbimi yaralarsan benim sadece sana değil belkide tüm insanlara güvenimi kırarsın. Nasıl bir vebaldir? Nasıl ödeyebilirsin bunu? Hangi sözle? Hangi sarılmayla? Ki söz ya da sarılmanın senin umrunda olduğunu sanmıyorum.

    • Peki ya hayallerim? Yeri geldiğinde onlara sarılırım, yeri geldiğinde onlardan güç alırım. Onları kırmak niye? Tutunduğum dal onlar… Ve benim hayallerim bir çınar ağacı belki de bir gürgen… (Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabındaki gürgendir belki.) Hayallerimin sonu o gürgenin sonu gibi kötü mü bitecek? Yoksa bendeki son kalan güçleri su, güneş, ve toprak yapıp gürgen ağacıma mutlu sonsuz mu hazırlayacağım? Hayat gösterecek. Benim hayal ağacım gürgen mi çınar mı bilemem ama iplerini yeşil yapraklardan sardığım, salıncak kurduğum ağacımı kesmeyin… Bu bir rica.

    VE BUNLAR DRAMATİZE ASLA DEĞİL! SADECE BİRGÜN BİTMESİNİ ÜMİT ETTİĞİM KARAMSARLIKLARIM. BİTECEK UMUDUM VAR. UMUT OLMADAN, HAYALLERİM OLMADAN YAŞAYABİLİR MİYDİM?

    Bu arada bana destek olan arkadaşlarıma, dostlarıma, kardeşlerime ne kadar “İYİ Kİ VARSINIZ!” desemde yetmez. Bir kere daha kocaman sevgiyle “İYİ Kİ VARSINIZ!!”

    Bir Ağır Duygudur “ARKADAŞLIK”

    “Arkadaşlık…”

    Yaşadığım süreç bana birazda insanları tanıma fırsatı verdi. Aslında ben sevdiklerim için fedakarlığın dibine vururken onların kalbindeki değerimi görmemi sağladı. Hâlâ kabullenemediklerim oluyor. Böyle aklıma geldikçe gözlerimin dolduğu… Evet çok bağlanırım arkadaşlarıma belki de bunun için bu kadar üzüldüm. Son kez yazıyorum bu konuda. Bir daha kimse için ağlamayacağımın sözünüde şuraya yazıyorum.
    Nereden başlasam? Nasıl başlasam? bilmiyorum. Çünkü benim için çok değerli ve anlamı ağır bir kelimedir “Arkadaşlık”. Bir yazımda “Kelimelerin anlamlarını hayat bize öğretir, sözlükler değil.” demiştim. İşte hayatın bana anlamını öğrettiği bir başka kelime “Arkadaşlık.”

    Kendimi bildim bileli yalnızlıkta huzur bulan ama arkadaşlarım olmadan da yapamayan biriyim. İnsan biriktirmeyi severim; genellikle kendi yaşıtlarımdan ziyade 3 5 yaş küçüklerle daha iyi anlaşırım…

    Önce kendimce “Arkadaşlık” kelimesini daha doğrusu duygusunu tanımlayayım.

    • Arkadaşlık; gülmek gibi, ağlamak gibi bir duygu bana göre…
    • Arkadaşlık; yeri geldiğinde kendinden çok arkadaşını düşünmektir.
    • Arkadaşlık; arkadaşınla birlikte ağlamak, birlikte gülmektir ama en çok birlikte ağlarken kuvvetlidir.
    • Arkadaşlık; birlikte başarmaktır. Kendine özgüvenin tam olmasına rağmen o olmadan yapamamdır.
    • Arkadaşlık; arkasında değil, yanında olmaktır. En zor zamanlarda karşısında olup sıkıca sarılmaktır.
    • Arkadaşlık; fiziken yanında olamasanda aramaktır, mesaj atmaktır. Bu arkadaşına “Dilşad ben yanında olamıyorum ama üzgünsün biliyorum, yanındayım. Ben varım.” demektir.

    Benim arkadaşlık tanımlarım bunlar. Ben 11 ay öncesine kadar bunları yaşadım. Çok iyi arkadaşlarım vardı. Sonra yavaş yavaş eksildiler. Bazılarını kendimce zorunlu sebeplerden dolayı ben sildim ama beni hayatta bırakmaz dediklerimse “Dilşad ne olursa olsun yanındayım” cümlesinin arkasına sığınıp yavaş yavaş uzaklaştılar benden. Keşke birden çıksalardı hayatımdan ama yavaş yavaş çıktılar. Bu daha çok acıttı. En çokta benim en üzgün olduğum, desteğe en ihtiyacım olduğu zamanda hayatımdan çıkmaları, yalnız bırakmaları üzdü.

    Hayatın bana öğrettiği arkadaşlık tanımıysa;

    • Arkadaşlık; “Dilşad söz arayacağım” “Dilşad söz görüşeceğiz.” sözleri arasında unutulup gitmektir.
    • Arkadaşlık; yalnız kalmaktır… Yalnız bırakılmaktır.
    • Arkadaşlık; iyi günlerde beraber gülerken kötü günlerde beraber ağlayamamaktır.

    İlk başlarda kendime hep “İnsana dair her olumsuz duygu; insanın kalbindeki sevgiyi biraz daha köreltir. Kimseye kırılma. Kalbini kırgınlıklarla besleyerek köreltme…” Diyerek teselli verdim. Beynim “Kötü gününde yanında olmayan arkadaşların gerçek arkadaşların değildir.” algısına şiddetle karşı çıkmış olacak ki kendimce teselli cümleleri kurmaya başladım. Sonra kimseye kırılmamak için bahaneler aradıkça daha da yorulduğumu fark ettim. Aklıma geldikçe bir bir gözyaşı olup döküldüler yüreğimden. Aramalarını beklediğim günlerde onlar benden daha hemdem arkadaş bulmuşlardı kendilerine…

    Vee evet artık “Arkadaşlık” kelimesine de güvenim kalmadı.

    Kendime soru; Peki ya beni bu zor günlerimde yalnız bırakan arkadaşlarıma kırgın mıyım? Sinirli miyim? -Hayır; çünkü kırgın olmam onlar için bir şey ifade etmiyor… Nötrüm onlara karşı. Varlıklarıyla, yoklukları bir desem biliyorum yine kendim üzüleceğim. Bil-mi-yo-rum…

    BABAM!

    Bu yazımda size babamdan bahsedeceğim. Yaklaşık 10 aydır özlemle beklediğim ve daha da ne kadar özleyeceğim belli olmayan babamdan. Zordur insanın babasını anlatması yani ben bayaa zorlandım. Zorlanmayı açarsak çok sevdiğimden, çok özlediğimden… Tam olarak anlatabildiğimi düşünmüyorum. İnsanın anne ve babasını yazabilmesi için çok iyi bir yazar olması gerekir.

    Babam mesleğine son derece aşık bir hukukçuydu. Mesleğinde emeklerininin karşılığını almış ve 5-6 sene önce (tam tarih hatırlamıyorum) tetkik hakimliğinden yüksek yargı üyeliğine terfi etmişti. Hikayeyi başa sarmak gerekirse; Babam Elazığ’da doğup 9 kardeşiyle aynı evin içinde kimseden doğru düzgün maddi yardım görmeden hem çalışıp hem okuyarak hukuk fakültesinden mezun olmuş. En büyük erkek çocuk olduğu için diğer 3 erkek kardeşini de mesleğini eline alır almaz kendisi her türlü maddi, manevi desteği vererek okuttu. Son görev yeri Ankara’ya gelinceye kadar Kığı/Bingöl gibi ilçelerde lojmanlar teröristler tarafından taranırken yine de mesleğini saygı ve sevgi çerçevesinde yapmış. Annem; “Lojmanlar tarandığı zaman odalarda uyumaya korkardık koridorda uyurduk.” der. Ben babamı hep çalışırken hatırlıyorum. Bir dakikasını bile boş geçirmezdi, hep çalışırdı. Ya bilgisayarının başında kitap, makale yazar ya da iş yerinde çalışamadığı dosyaları adalet gecikmesin, dosyalar zaman aşımına uğramasın diye eve getirir dosyalarını okurdu. Ailesine ayırması gereken zamanı her zaman mesleğine ayırdı. Yaklaşık 10 ay öncesine kadar bu durumdan çok şikayetçiydim ama şimdi “mesleğine aşık olmak” cümlesinin tanımıymış meğer babam.

    Dosyalardan vakit bulduğu zamanlarda da gerekirse uyumadı iki tane hukuk kitabı yazdı. Yurt içi, yurt dışı seminerlere katıldı. Galiba insan kendi imkanlarıyla okuyunca mesleğine daha bir aşık oluyor. Gecesi gündüzü mesleğiydi çünkü. Kitap okumayı çok sever bir de yazmayı..

    Sonra bir gün Yargıtay’ın önünde cübbeli, basın açıklamalı bildiri yayınladılar. Anayasaya çok açık bir şekilde aykırı yapılan “Yargıtay üyelerinin üyeliklerinin fesh edilme.” kararı için. Mikrofon uzattılar; bir kaç cümleyle düşüncelerini söyledi. Yargıyı kendi çıkarları için tanımayanlara kısaca Yargıyı ve anayasayı tanımaları gerektiğini söyledi. Senelerce gece gündüz demeden emek verdiği yargı için bu birkaç cümleyi çok gördüler, hakkında soruşturma başlattılar. Birde mesleğinde her zaman dürüst olmasını çekemediler. Kimsenin emri altında karar vermez, her zaman hukuk ve anayasa ne diyorsa ona göre karar yazardı. Cübbesini her zaman onurlu bir şekilde taşımıştır; hiçbir zaman kimsenin önünde iliklememiştir. Soyut ya da somut hiçbir şekilde cübbesinin cebide olmamıştır. Şimdi nerede mi? 15 Temmuz’dan sonra 19 Temmuz’da önce Ankara/Sincan cezaevine aldılar. Sonra Ekim’de Kırıkkale/Keskin cezaevine hücreye koydular. (Oradaki gardiyanlar bize “Hücre demeyin tek kişilik oda orası” diyorlar. Bilmiyorum bize azıcıkta olsa morel verebilmek için mi öyle diyorlar yoksa gerçekten litaritürde tek kişilik oda şeklinde mi geçiyor. Oda ya da hücre fark etmez sonuç olarak babam bir haksızlığa uğradı ve ailesinden kopartıldı. Mesleğinden ihraç edildi.)

    Ayda bir kapalı görüşte, (35 dakika, arada cam var telefonla konuşuyorsun) iki ayda bir de açık görüşte (35 dakika, sarılmalı) görüyorum babamı. Onun dışında iki haftada bir pazar günleri telefon görüş günü (10 dakika). Birde mektuplaşıyoruz. Mektupların gidip gelmesi 2 haftayı buluyor. Daha ne kadar bu döngü devam edecek bilmiyorum.

    Belki mesleğine fazlasıyla aşıktı ama ailesine de çok düşkündü. Çocuklarının üzülmesini istemezdi. Bir istediğimize hayır dediğinde üzüldüğümüzü gördüğünde hemen evet derdi. Her zaman helal kazandı. Dediğim gibi hiçbir zaman cübbesinin cebi olmadı.

    Benim marka takıntım için, İstanbul’da ve özel üniversitede rahat okuyabilmem (okuyabilmemiz) için… Devlet hastanelerinde aylarca randevu sırası bekletmedi mesela en ufak bir grip olduğumuzda bile hemen özel hastanelerde aldık tedaviyi. Annem ev hanımı bir tek babamın memur maaşıyla geçinirdik. Ama tüm ihtiyaçlarımıza da yeterdi. Bize yokluğu hissettirmezdi. Helal kazanınca o kazanç bereketleniyor gözün saray felan aramıyor. Bir tek ailem olsun yeter diyorsun. Şükrediyorsun varlığa da yokluğa da her haline…

    Veeee şimdi… 19 Mayıs’ta 10 ay olacakken… Özlüyorum be babam… Artık her an, her saniye daha çok özlüyorum. Dışarı çıktığımda sadece sen varsın aklımda. Babam olsa yine yanımda ben çocuk gibi karşıdan karşıya geçerken elini tutsam diyorum. (Belki ilginç gelecek ama babamla dışarı çıktığımızda hâlâ babamın elini tutarak yürürdüm.) Babam dışarı çıkamıyor ama ben çıkıyorum diyorum. Benimde kendimi eve hapsetmem lazımmış gibi geliyor. Biyolojik olarak nefes alıyorum ama psikolojik olarak o nefes batıyor. Sonra bana “Diliş” deyişin aklıma geliyor onu da özlüyorum… Birde küçükken bizi soyadımızdan dolayı “böcek” diye severdin işte onu bir başka özlüyorum.

    Mektuplaşıyoruz dedim ya; orada kitap yasak mesela (bir ay önce kitap yasağı kalktı) mektubunda şiirler yazıyor bize. Şaşırıyorum görüşlere gittiğimde “Kitap yasak sen onca uzun şiirleri ne ara ezberledin?” diyorum. Gülüyor… Aslında cevabı belli hep okudu, kitapları bir farklı severdi ki hem babaannemin evinde ayrı bir odası kütüphanesi var hem kendi evinde… Kıyamazdı kimseye vermeye, bir sürü biriktirmiş.

    Biliyorum; güzel günler gelecek ama bilinmezlik yok mu sabırla birleşince yıpratıyor. Çok seviyorum be babam, tahmin edemeyeceğin kadar özlüyorum… ❤