Hayat Bu Kadar İşte

Yaşamak ya da yaşıyor gibi görünmek… Kimse yaşayacağı hayatı seçemiyor; bazıları doğuştan musmutluyken bazılarıda mutlu olmak için ne kadar çabalasada olamıyor. Bir senaryo var ve o senaryoda değişiklikler yapamıyoruz gibi geliyor bana… Çok istersek, çabalarsak değiştirebilir miyiz ki?

Yaşamak nedir biliyor musunuz? Nefret edeceğin hiçbir şeyin olmaması, insanlardan korkmamak, yalnızlığa sarılmamak, hayallerini sahiplenebilmek, hayatının kuklası olmamak… Ama diyelim ki nefret dolusun, insanlardan tirtir titrercesine korkuyorsun, yalnızlığın tek çaren, hayallerini sahiplenemeyecek kadar yorgunsun, bacaklarında kollarında ipler var ve seni yönetiyorlar bütün bunlara rağmen aldığın nefes sana batmıyorsa, çevrene yalandanda olsa “iyiyim” demiyorsan, gerçekten güçlüysen yaşıyorsundur.

Bilmiyorum ben dışardan ne kadar güçlü görünüyorum ama ben kendimi en küçük bir sıkıntıda mızmızlanan biri olarak görüyorum. Güçlü değilmişim gibi geliyor bana. Belki zorunlulukların yoğunluğudur.

22 yaşındayım; 22 senede en çok insanları düşündüm. Neden birbirlerine zarar veriyorlar? Neden bir taraf olmak zorundalar? Farklı düşünceleri ortak bir mutlulukta toplayamaz mıyız? 1 insanın gözyaşı nasıl 10 insanın kahkahası olabiliyor? Ama size bir şey yazayım mı? Ya da vazgeçtim, vazgeçmek zorundayım… Evet yine zorundayım. Özgür değilim çünkü, kimsenin olmadığı kadar. Küçük bir öneri; ASLA ama ASLA “elalem ne der?” için yaşamayın. Kim ki elalem? Zaten adı elalemse sizin hayatınızda zerre yeri yoktur. Bırakın konuşsunlar ama bana sorarsanız hayattan tat almak istiyorsanız son derece özgür olup kimsenin ama kimsenin ne diyeceğine bakmayıp (başka bir insana ya da canlıya zararın dokunmayacağı şartıyla…) tamamen hür iradenle yaşayacaksın. Senin hataların, senin doğruların ve senin hayatın. Kimse senin üzüntülerine senin kadar üzülmeyecek, kimse senin mutluluklarına senin kadar sevinmeyecek. Yaşa ve özgür bir şekilde öl… Hayat bu kadar işte. Belki 3 gün belki 70 yıl…

Reklamlar

Güvenle Baksın Gözleriniz

SÖYLEYECEKLERİM VAR! Çok doluyum bu konuda… Bir insana zarar vermek istiyorsanız; güvenini kırın. Sadece sizinle değil, tüm çevresiyle ilişkisini sorgulayacaktır.

Hadi başa alalım. Kendimden yola çıkarak anlatmak istiyorum güven konusunu. Çok çok çabuk güvenirim insanlara ama o kadar hassastır ki güven bende… Ağzınızdan çıkıcak tek bir kelime, espirisine söylenmiş bir şaka canım dediğim bir insanı silmeye yeter. Bazen acaba çabucak silmiyorum ama o şaka bardağı dolduran son damla mıydı diyorum. Hayır öyle değil. Ciddi ciddi tek bir şaka sonrasında sildiğim insanlar var. Neden peki? Bir daha güvenemem. İm-kan-sız! Yüzüne gülsem, eskisi gibi davranmaya çalışsam ikiyüzlü olacağım. Çünkü; içimden zerre yanında durmak gelmezken sırf yılların hatrına yanında durup aynı samimiyeti kurmaya çalışmak ikiyüzlülük gibi geliyor bana. Bir kerede silip kurtulacaksın. Tamam çok üzüleceksin ama her gün yüzüne gülmek daha acı vermez mi? Her zaman tek istediğim çevremde az arkadaşım olsun ama hepsi güven koksun. Hepsiyle dertleşirken bir yandan da acaba diye düşünmek zorunda kalmak istemiyorum.

Bu hayatta en en çok korktuğum şey; gerçekten değer verdiğim insanların bana olan güveni kırmaktır. Biliyorum, kırarsam hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ağlasam da, dövünsem de bana bir daha güvenemeyecek, bu kişinin elinde olan bir şey değil. Düşünsenize karşılıklı güven duyduğunuz sevdiklerinizin gözlerinde bir daha eskisi gibi güven parıltısını göremiyorsunuz, çok korkunç bir şey bence bu…

Şu da unutulmamalı ki; güven, mutluluk ve huzur için gerekli olan en hassas duygudur. Güvenin önemini bilip sadık kalanlar için sonsuz bir mutluluk kaynağı olurken, sahip çıkamayanlar vicdanlı insanlar içinse korkunç bir azap kaynağıdır. Bu yüzden unutulmamalı ki GÜVEN TEK KULLANIMLIKTIR!

Eğer gözleriniz güvenle bakmıyorsa, boş bir bakıştan farkı yoktur…

Kağıda Bırakalım

Neden yazmak? Neden konuşarak anlatmak varken, derdini yazarak anlatmayı seçer insan? Ben sanırım bu sorunun cevabını verebilirim. Ağızdan çıkan kelimelerin etkisine inanmıyorum. Yürekten kağıda dökülen kelimelere aşığım. Bir de gözlerin mimiklerini, ışığını seviyorum. Dil yalan cümleler söyleyebilir ama yürek kağıda yalan yazmaz/yazamaz. Gözler dürüsttür, ışığı gerçektir. Yazmanın insanın iç çığlığı olduğuna inanıyorum. Ben denedim; dertlerimi, hayallerimi konuşarak anlatmaya çalıştım. Ama olmadı. Sesimi yükselttim olmadı, alçalttım olmadı. Araya gözyaşı serpiştirdim yine olmadı. Yazmaya karar verdim bende. Kimseye hesap vermediğim, özgürce, içimden geldiği gibi yazmayı sevdim. Çok sevdim. Ama en çokta “Tanıdığınız Dilşad aslında çok farklı biri. Tanımıyorsunuz. Sizinle aynı şeyleri hiçbir zaman düşünmedi. Sizden farklı düşünüyor.” dedirtmeyin sevdim. Yazılarımdaki kadar dürüstüm, yazılarımdaki kadar açık ve yazılarımdaki kadar cesur… Yazmalıyız. Hepimiz öfkeliyiz, özlüyoruz, taşıyamayacağımız yüklerimiz var, düşünüp durduğumuz dertlerimiz. Bunları sırtımızdan indirip, kağıda bırakmalıyız. Hafiflemeliyiz, devam edemeyiz yoksa yolumuza. Özdemir Asaf “Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılırsa yalnızlık olmaz.” der. Yalnızlığınızı sadece kağıtla paylaşabilirsiniz. O sizin kelimelerinize sonuna kadar kucak açar. Ama asla ne yazacağınızı seçemezsiniz. Örnek vermek gerekirse; aşık olacağınız kişiyi seçemediğiniz gibi… Yazarkende, aşık olurkende yüreğiniz yönlendirir sizi. Yazdıkça bulursun doğruyu ama yanlış yolda hayırlıdır, deneyimdir… Sanal ya da gerçek fark etmez, yazdıklarınız ardınızda bıraktığınız iz… Bence çok değerliler. Çünkü saf ve gerçek… Söz uçar ama yazı kalır senelerce, asırlarca, sonsuza dek… Bu hayatta 5 şeyi çok sevdim. Yazmayı, yağmurda şemsiyesiz yürümeyi, kedilere sarılmayı, hayatımdaki insanlara bol bol “iyi ki” demeyi ve sevdiklerimin sağ yanımı yürekleriyle doldurmalarını…

Sağ Yanına Yürek Eklemek

Veeeee 2018’deyiz. Değişen bir şey yok aslında aynı gün, aynı zaman… Günün ve zamanın değişmesi size bağlı. Mutlu olalım mı 2018’de? Bu bizim elimizde. Nasıl başlanırsa gerçekten öyle gidiyor. Bakalım ben mutlu olmak için ne yapabiliyorum.

📌 Mutlu uyanın.

Mutlu başlayalım. Şarkı söyleyerek 2018’in ilk kahvaltısını hazırlayın mesela. Hareketli bir müzikle de güne başlayabiliriz. Yeter ki mutlu hissedin; nasıl güne başlayacağınız size kalmış.

📌 Hayatınızda ki bütün dertlerin düzeleceğine inanın.

Her gecenin bir sabahı var. Bu güne kadar geçmez dediğin dertlerini düşün; geçmedi mi? Geçti. Bu da geçecek. Belki senden sabrını isteyecek, fedakârlık isteyecek, yıpratacak belki seni ama dü-ze-le-cek. Gülümseyin ya!

📌 Aşık olun.

İki kişinin birbirini sevmesi kadar daha doğal bir duygu var mı? Yüreğinin vücuduna dar gelircesine sevmek, her anında yanında onun olmasını istemek… Hep o’ndan bahsetmek… Her saniye o’nu düşünmek… Hayatın daha anlamlı gelme olayı galiba aşk. Gözlerinin parlama sebebi, kalbinin hıphızlı atmasına sebep… AŞIK OLUN!

📌 Gözyaşlarınız kıymetli

ama ağlamayında diyemem; ağlayın. Dertlerinizi hafifletir. Ağlamak saflığın, temizliğin sembolüdür. Gözyaşlarınız bir nevi içinizdeki öfkeyi, kötü düşünceleri alır götürür. Gözyaşı olgunlaştırır. Gözyaşı yeniler… Gözyaşı güçsüzlük değil güçtür! Ağlayın çekinmeyin, hıçkıra hıçkıra!

📌 Sevgiye inanın

Sevdiklerimizin bugün var olduklarını ama yarın yanımızda olamayacağını unutmayın. Daha açık yazmak gerekirse ÖLÜMü unutmayın. Can acıtmayın. Sevmek varken, can acıtmak için çabalamak niye? Sevdiklerinizin “sağ yanına da bir yürek eklemek” varken (sarılmayı böyle tanımlıyorum) neden can acıtmak için çabalıyorsunuz? Özlediğiniz kişi kim olursa olsun (kanka, normal arkadaş, sevgili, abla, abi, kuzen, anne, baba, hala, teyze, amca, dayı vs vs…) özlediyseniz söyleyin, yarın olmayabilir. Belki o günün akşamı olmaya bilir. Saçma gururları silin atın hayatınızdan, sevgi varken ve yarın yokken en küçük bir şeyde gurur yapmayın. Benim SEVGİden anladığım bunlar. Sadece aşk için değildir sevgi. Hayatımda değer verdiğim herkes için belki yarın yok diyerek sevmek… Kalp kırmaktan korkmak. Sevdiklerimle bir bütünüm çünkü… Yarın geç olabilir onun için bugün kalp kırıklarımı bir kenara bırakıp hayatımda ki herkese yürekten “İYİ Kİ VARSINIZ!” diyorum

📌 Hayalleriniz ve hayatınız

bir bütün. Biri olmazsa diğeri anlamsız. İkisi içinde var gücünüzle çabalayın. Göreceksiniz, mutluluk sizin olacak!

Bugün 365’te 1. Mutluluk bizim elimizde! Haydi! Hayatın çelmelerine inat mutlu olalım. Ağlayalım da ama mutlu olmamız gereken anları kendimize zehir etmeyelim! Gülelim, kahkaha atalım, sevelim, aşık olalım, dans edelim ama hayatı kaçırmayalım. Sadece 1 tane hayatınız var ve unutmayın YARIN YOK!

Hayallerin kadarsın…

… Bir insanın kim olduğunu düşüncelerinden sonra hayalleri belirler bence. Hayaller insanın bir nevi nasıl bir hayat yaşamak istediğinin göstergesi değil midir? Aynı zamanda hayattaki mücadelemiz, kararlılığımız ve gücümüz… Biliyorum çok çok zor olabiliyor hayallerinin peşinden koşmak ama zor olduğu için kıymetli ve zor olduğu için anlamlı.

Şunu unutma ki bu hayat senin; başkalarının sınırlarına takılıp hayallerini erteleme. Kimsenin düşüncelerine göre hayallerine şekil verme. Sadece sen yaşayacaksın hayallerini, onlar değil. Senin için değerli hayallerin, başka kimse için değil. Unutma bu hayat sana bir kere verildi ona iyi bakmalısın ve bunun için hayallerine ihtiyacın var. 🍀

11 Eylül 2017

Doğumdan ölüme kadar geçen süreye “Hayat” denir ya. O sürenin tuzu biberi çektiğin sıkıntılar. Hep mutlu olamazsın, sıkılırsın bir süre sonra, unuttursun mutluluğun anlamını ve kıymetini. Sıkıntıları şükretmeyi bilip başımızın üstünde taşıyabilsek keşke… Şöyle bir düşünelim; hayatta karşına çıkan zorluklar seni büyütür, olgunlaştırır, geçen seneler değil. Her sıkıntı tanesi hayata bakış açını değiştirir, güçlü olmanı sağlar. Yazarken fark ettimde; evet sıkıntı tanesi, üzerimize binen dağ gibi yük değil yani. Sıkıntı çekmeden kim olduğunu bilemezsin, kendini tanıyamazsın. En önemlisi düşüncelerinin olgunlaşması için gereklidir. Zorluklar karşısında yeri geldiğinde hıçkıra hıçkıra ağlayacaksın; ağlamazsan işte o zaman sırtında kocaman bir dağ olur…

“Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” (Hasan Ali Toptaş – Ben Bir Gürgen Dalıyım)

380. Gün

380 gün öncesine gidelim. Tarihlerden 18 Temmuz 2016. Ben İstanbuldayım yaz okulunda. Annem, babam ve küçük kardeşim Ankara’da. Darbe ya da darbe girişimi artık ne olduğunu bile hâlâ tam idrak edemediğim ülke üzerinde herkesi etkileyecek bir olay olmuştu üç gün öncesinde. Bu darbeden yaklaşık bir hafta kadar öncede ülke gündemini çok sıkı takip edenler bilir; “Yüksek yargı üyeleri Yargıtay’ın önünde cübbeli protesto” yapmışlardı. Babamda cübbesiyle o protestodaydı. Mikrofon uzattılar; en fazla iki üç cümle bir şey dedi ama o üç cümleyi özetleyecek olursam; hukuku tanımayanlara hukuku tanımaları gerektiğini söyledi. Şimdi gelelim 18 Temmuz 2016’ya… Darbe ya da darbe girişiminden sonra babamda tutuklandı. Sebep cübbeli protestoda mikrofona konuştukları. Başka sebepler olarak “her zaman dürüst bir hukukçu olmasını, cübbesinin cebi ve düğmesi olmamasını” söyleyebilirim.

Şu geçen 380 günde o kadar çok şey yaşadım ki… (Mağdur ailelerin yaşadıklarıyla aynı, belki ben kaleme dökmeyi başarabilirsem bir gün yazarım.) Ama asıl bugün yaşadığım, kalbimi paramparça eden bir olayı anlatacağım.

Küçük kardeşim Yıldız Nida’yla (8) bugün alışveriş merkezinde bir çocuk mağazasına girdik. Bizden sonra bir adamla kız çocuğu geldi. Nida’dan bir kaç yaş küçük. Öyle bir şey dedi ki kızına Nida’nın bakışını unutamam. “Seç kızım ne istersen alacağım.” dedi. Nida’nın suratı düştü, gözleri doldu. Hissettirmemeliydim babamın yokluğunu. “Seç kuzum birkaç bir şey alacağım sana.” dedim. Aldımda. Babamla avmye gittiğimizde o da bize istediğinizi alabilirsiniz derdi. Annem bu ay fazla harcadınız dediğinde bile “Bırak kızlar istediğini alsın.” derdi. Bugün Nida’yı mutlu etmek isterken babalı kızlı dolaşanları gördükçe üzüldü… Ömrüm boyunca Nida’nın o baba kıza bakışını, gözlerinin dolmasını unutamayacağım. Sonra alışveriş merkezinden çıktık; güldürmeye çalışıyorum, komik şeyler söylüyorum ama gülmüyor suratını asıyor. “Ne oldu birtanem?” dediğimde tahmin edeceğiniz o cümleyi söyledi “BABAMI ÖZLEDİM.” sustum, ne diyebilirdim ki. Kendimi teselli edemezken Nida’mı nasıl teselli edebilirdim? “Geçecek bu günler.” “Çıkıcak, haksızlıklar son bulacak. Babamız gelecek.” diyemezdim. Çünkü benimde artık umudum yok. Yine kötüler kazandı, kazanıyor, kazanacak…

Beni tanıyanlar bilir; sinema ve tiyatro dışında (ki onlarada 380 günde 10u geçmemiştir gittiğim.) topluluk içine girmeyi sevmiyorum artık. Çünkü sanki kimse umursamıyor ülkede olanları… İnsanlar eğleniyor, dans ediyor bense elimde olmadan insanlara baktıkça somurtuyorum, susuyorum. Çünkü babam içerde ve kimsenin umrunda değil… Çünkü azıcık bile güldüğümde aklımda babam… Aç mı? Tok mu? Uyuyabiliyor mu? Yatağı rahat mı? Özellikle geceleri dört duvar bir hücrede ben bunu düşünmeden nasıl yaşayabilirim?

383 gün önce neler yaşandıysa yaşandı; darbe ya da darbe girişimi… Olan masum, dürüst insanlara oldu… Hukukçulara, öğretmenlere, gazetecilere, esnafa oldu. Babam bu ülkedeki en dürüst hukukçulardandı. Mesleğini çok farklı bir aşkla severdi… Ailesine ayırması gereken haftasonunu Yargıtay’da çalışarak geçirirdi. Sebebi dosyalar zaman aşımına uğramasın, adalet gecikmesin. Adalet duygusuna hayrandım. (Halada hayranım.) Şimdiki hukukçular gibi değildi babam. Kimseden gelen emirleri dinlemez; hukuk, anayasa ne diyorsa onu uygulardı. Zaten içerde olmasının sebebide bu ya. Birilerini korkuttu bu kadar dürüst olması.

Benim babamla çok bir haftasonum yok. Ama bu ülkede babam gibi dürüst hukukçuları hak etmiyor. Kimsenin umrunda değil masum insanların özellikle hukukçuların içeride olması… Kimse asıl darbenin yargıya yapıldığını görmüyor.

Ömer Hayyam’ın bir rubaisi düşüncelerimi tam anlamıyla açıklar sanırım.

Celladına aşık olmuşsa bir millet,

ister ezan ister çan dinlet.

İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,

Müstehaktır ona her türlü zillet.

Hasan Ali Toptaş’ın Ben Bir Gürgen Dalıyım kitabından kimsenin etkilenmediği kadar çok etkilendim. Çünkü kitaptaki yazılan her cümle ağaçların dilinden insanlara insanları anlatmak.

Mesela;

🔹 “… sonra adamlar hiç acımadan, o güzelim çamları, o yeşilim köknarları ve o civanım gürgenleri tek tek kesmeye başlıyorlardı.” Masum, mesleklerinde en iyi olan insanlarının içeri alınmasını kitaptaki bu cümle en iyi anlatıyor.

🔹 “Akşam olunca, mapushane avlusundan koğuşlara geçiyormuş mapuslar. Yani o saatten sonra canları ne kadar çekerse çeksin, gökyüzünü görmeleri yasakmış.” Ben Bir Gürgen Dalıyım’ın beni en çok etkileyen cümlesi dememe gerek var mı?

🔹”Ne yapacaksak; aşkla, sevgiyle değilde, verilecek bir emirle yapacaktık. Bu yüzden, dünyanın en şirin eşyasına bile dönüşsek, çürüyüp yok oluncaya dek, verilen emrin izi kalacaktı alnımızda. Güzelliğimiz o emirle zedelenecekti.” Ağacın dilinden başka bir ağaca söylenen bu cümle ise şimdiki hukukçuları hatırlatıyor bana. Hani mesleğini birilerinden aldıkları emirlerle yapanları.

Kitabı yorumlayan her blogger kitabı ağaçlar üzerinden yorumlamış. Ağaçlar böyle şeyler yaşıyorlarmış, onlar da insanlar gibi hissedebiliyormuş tarzında. Tek ben mi fark ettim kitaptaki sırrı? Hasan Ali Toptaş’ın ağaçların dilinden insanlara insanları anlattığını? (Belki de Hasan Ali Toptaş’ın tüm kitaplarını okumak istemem Ben Bir Gürgen Dalıyım’ın bendeki etkisidir.)

Yüksek sesle bir sitemle noktalayacağım.

Sadece babam için değil yüzbinlerce mağdur edilen, haksız yere içeri alınan anneler, babalar, evlatlar için. “Kimse benim babamı haksız yere hücrede tutamaz! Kimse haksız yere hamile bir kadını içeri alamaz! Kimse bir evladı haksız yere içeri alıp annesini gözü yaşlı bekletemez! Kimse yeni doğmuş bebekleri, anne baba kokusuna, sevgisine muhtaç çocukların annesiz, babasız büyümesini isteyemez!”

“Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.” Mustafa Kemal ATATÜRK