AMAAAANN İŞLETME OLSUN O ZAMAN

  

Hayalimi yazacağım, daha doğrusu hayal olmamalı bir ailenin yapması gerekeni… 

  Hikayemi başa saracak olursak; babam kendisi gibi hukuk okumamı istedi bense 12 yaşından beri hayalini kurduğum gazeteciliği… İki sene hazırlandım sınava evet tamam gazetecilik tutmadı. Peki bu benim sınavdaki başarısızlığımdan mı? -Hayır, gazeteci olmamı istemedikleri için sözelden hazırlanmadığım için. İzin verselerdi ben 8 sene gazeteci olmanın, gazetecilik okumanın hayalini kurmuşum niye kazanamayım ki? Ya da azıcık destek olsalardı, karşı çıkmasalardı. 

  Hukuk okumayı ben istemiyorum eeee gazetecilik okumamada onlar izin vermiyor aynen şöyle meslek tercihimi yaptım. “AMAAAANN İŞLETME OLSUN O ZAMAN!” dedim. Madem istemediğim bölümde okuyacağım İstanbul’da olsun diyerek Kültür Üniversitesi’nde İşletme okuyorum ama bir sorun nasıl okuyorum. Her gün içimden ağlaya ağlaya, artık mutsuzluktan surat asmak normal bir duygu haline gelerek… 

   Evet zor günlerden geçiyoruz son bir senedir.  Evet babam geçen sene 15 Temmuz’da haksız yere içeri girenlerden, mağdur ailelerdeniz. Evet özel okula üç senede belki bayaa para verdik. Okul parası, yurt parası, normal harçlığım vs. Ama kimse mi hata yapmaz? Hata yaptım belki “Gazeteci olacağım!” diye tercih döneminde diretecektim ama yapamadım işletmede mutlu olurum sandım. Değilim, hemde hiç değilim…

  Ne istediğime gelince bana ailem desin ki; “Tamam Dilşad özel okul, bir sürü para verdik, son bir senen kaldı ama mutsuzsun. Zaten hayatında stres ve mutsuz olacağın şeyler yaşadın. Geç olmadan dondur okulunu, istediğin bölümü oku.” Bana böyle desinler ben en iyi okulda en iyi gazeteciliği kazanırım. Evet kendime güveniyorum belki de hiç güvenmediğim kadar! Hayallerimin önüne tuğladan duvar örmesinler mesela. Ömrüm boyunca keşke demek istemiyorum… 

  Biliyorum çok şey istiyorum. Hiç gerçekleşmeyecek bir şey… KEŞKE!!

Salıncak Kurduğum Ağaç

    Aslında bloğu karamsar yazılarımla doldurmayacaktım. Hayat bu ya bazılarının cıvıl cıvıl olmasına izin vermiyor.

    Nasıl başlasam konuya bilmiyorum. Çabalıyorum bir şeyler iyi olsun diye. Koşturuyorum çünkü biliyorum ki ben yapmasan kimse yapmayacak. Kendimden  fedakarlık  yaptığım zamanlarda oluyor sırf kimse mağdur olmasın istiyorum. Dışarıdan karamsar, sürekli kaşları çatık gezen biri olarak görünebilirim ama aslında kalbimde sevgiye kocaman boşluk var. Galiba kalbimin cıvıl cıvıl olması ruhuma yansıyamıyor, yetmiyor. 

  Nedenleri o kadar fazla ki; 

  • Başta gerçekten kahroluyorum fedakarlıklarımın hiçe sayılmasına. “Yav ben onları kendimi yıpratarak yapmışım, niye bu kadar umursamazsın?”
  • Sonra kimse kusursuz değildir, sen bile… Hatta sen hiç kusursuz değilsin. Saysam belki de bitiremem… Evet doğuştan gelen küçük rahatsızlığımı her sinirlendiğinde dilinin en sivri ucuyla yüzüme vurursan ben kendimi toparlayamam. 
  • Ağzından çıkana değil; yüreğinden çıkana dikkat etmeli insan. Yüreğinin temizliği diline vurur çünkü. Sen dilindekilerle benim kalbimi yaralarsan benim sadece sana değil belkide tüm insanlara güvenimi kırarsın. Nasıl bir vebaldir? Nasıl ödeyebilirsin bunu? Hangi sözle? Hangi sarılmayla? Ki söz ya da sarılmanın senin umrunda olduğunu sanmıyorum.

    • Peki ya hayallerim? Yeri geldiğinde onlara sarılırım, yeri geldiğinde onlardan güç alırım. Onları kırmak niye? Tutunduğum dal onlar… Ve benim hayallerim bir çınar ağacı belki de bir gürgen… (Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabındaki gürgendir belki.) Hayallerimin sonu o gürgenin sonu gibi kötü mü bitecek? Yoksa bendeki son kalan güçleri  su, güneş, ve toprak yapıp gürgen ağacıma  mutlu sonsuz mu hazırlayacağım? Hayat gösterecek. Benim hayal ağacım gürgen mi çınar mı bilemem ama iplerini yeşil yapraklardan sardığım, salıncak kurduğum ağacımı kesmeyin… Bu bir rica.

     VE BUNLAR DRAMATİZE ASLA DEĞİL! SADECE BİRGÜN BİTMESİNİ ÜMİT ETTİĞİM KARAMSARLIKLARIM. BİTECEK UMUDUM VAR. UMUT OLMADAN, HAYALLERİM OLMADAN YAŞAYABİLİR MİYDİM? 

    Bu arada bana destek olan arkadaşlarıma, dostlarıma, kardeşlerime ne kadar “İYİ Kİ VARSINIZ!” desemde yetmez. Bir kere daha kocaman sevgiyle “İYİ Kİ VARSINIZ!!” 

    Bir Ağır Duygudur “ARKADAŞLIK”

    “Arkadaşlık…”

      Yaşadığım süreç bana birazda insanları tanıma fırsatı verdi. Aslında ben sevdiklerim için fedakarlığın dibine vururken onların kalbindeki değerimi görmemi sağladı. Hâlâ kabullenemediklerim oluyor. Böyle aklıma geldikçe gözlerimin dolduğu… Evet çok bağlanırım arkadaşlarıma belki de bunun için bu kadar üzüldüm. Son kez yazıyorum bu konuda. Bir daha kimse için ağlamayacağımın sözünüde şuraya yazıyorum.
      Nereden başlasam? Nasıl başlasam? bilmiyorum. Çünkü benim için çok değerli ve anlamı ağır bir kelimedir “Arkadaşlık”. Bir yazımda “Kelimelerin anlamlarını hayat bize öğretir, sözlükler değil.” demiştim. İşte hayatın bana anlamını öğrettiği bir başka kelime “Arkadaşlık.”

      Kendimi bildim bileli yalnızlıkta huzur bulan ama arkadaşlarım olmadan da yapamayan biriyim. İnsan biriktirmeyi severim; genellikle kendi yaşıtlarımdan ziyade 3 5 yaş küçüklerle daha iyi anlaşırım…

      Önce kendimce “Arkadaşlık” kelimesini daha doğrusu duygusunu tanımlayayım.

    • Arkadaşlık; gülmek gibi, ağlamak gibi bir duygu bana göre…
    • Arkadaşlık; yeri geldiğinde kendinden çok arkadaşını düşünmektir.
    • Arkadaşlık; arkadaşınla birlikte ağlamak, birlikte gülmektir ama en çok birlikte ağlarken kuvvetlidir.
    • Arkadaşlık; birlikte başarmaktır. Kendine özgüvenin tam olmasına rağmen o olmadan yapamamdır.
    • Arkadaşlık; arkasında değil, yanında olmaktır. En zor zamanlarda karşısında olup sıkıca sarılmaktır. 
    • Arkadaşlık; fiziken yanında olamasanda aramaktır, mesaj atmaktır. Bu arkadaşına “Dilşad ben yanında olamıyorum ama üzgünsün biliyorum, yanındayım. Ben varım.” demektir.

      Benim arkadaşlık tanımlarım bunlar. Ben 11 ay öncesine kadar bunları yaşadım. Çok iyi arkadaşlarım vardı. Sonra yavaş yavaş eksildiler. Bazılarını kendimce zorunlu sebeplerden dolayı ben sildim ama beni hayatta bırakmaz dediklerimse “Dilşad ne olursa olsun yanındayım” cümlesinin arkasına sığınıp yavaş yavaş uzaklaştılar benden. Keşke birden çıksalardı hayatımdan ama yavaş yavaş çıktılar. Bu daha çok acıttı. En çokta benim en üzgün olduğum, desteğe en ihtiyacım olduğu zamanda hayatımdan çıkmaları, yalnız bırakmaları üzdü.

    Hayatın bana öğrettiği arkadaşlık tanımıysa;

    • Arkadaşlık; “Dilşad söz arayacağım” “Dilşad söz görüşeceğiz.” sözleri arasında unutulup gitmektir.
    • Arkadaşlık; yalnız kalmaktır… Yalnız bırakılmaktır.
    • Arkadaşlık; iyi günlerde beraber gülerken kötü günlerde beraber ağlayamamaktır.

      İlk başlarda kendime hep “İnsana dair her olumsuz duygu; insanın kalbindeki sevgiyi biraz daha köreltir. Kimseye kırılma. Kalbini kırgınlıklarla besleyerek köreltme…” Diyerek teselli verdim. Beynim “Kötü gününde yanında olmayan arkadaşların gerçek arkadaşların değildir.” algısına şiddetle karşı çıkmış olacak ki kendimce teselli cümleleri kurmaya başladım. Sonra kimseye kırılmamak için bahaneler aradıkça daha da yorulduğumu fark ettim. Aklıma geldikçe bir bir gözyaşı olup döküldüler yüreğimden. Aramalarını beklediğim günlerde onlar benden daha hemdem arkadaş bulmuşlardı kendilerine…

    Vee evet artık “Arkadaşlık” kelimesine de güvenim kalmadı. 

      Kendime soru; Peki ya beni bu zor günlerimde yalnız bırakan arkadaşlarıma kırgın mıyım? Sinirli miyim? -Hayır; çünkü kırgın olmam onlar için bir şey ifade etmiyor… Nötrüm onlara karşı. Varlıklarıyla, yoklukları bir desem biliyorum yine kendim üzüleceğim. Bil-mi-yo-rum… 

    Neden olmasın ki? Sadece cesaretle atılmış minik bir adım!

      Dan diye gireceğim konuya. Geçin karşıma ve gözlerimin içine bakarak “Dilşad bana hayallerini anlat.” deyin. Gözlerim nasıl dolu dolu olur… Saatlerce konuşabilirim hayallerim hakkında. O kadar çok dertliyim ki çünkü bu konuda. 

    • Başlamak için cesaretim yok. Korkuyorum bildiğiniz korkuyorum. Başlasam sonuna kadar başarılı olacağım, kendime güvenim tam ama ilginç bir korku…
    • Nereden başlayacağımı bilmiyorum.
    • Başlamam için karşıma minikte olsa fırsatlar çıkıyor ama ben o fırsatları kaçırmayı çok güzel başarıyorum.

      ⚠Wordpress’i ilk açtığımda diğer sosyal medya hesaplarımda olduğum gibi karamsar olmak yok demiştim. Yazım biraz karamsar gelebilir ama dertleşeceğim sizinle.

      Benim üç tane kocaman hayalim var. O hayallerimin adı “Neden olmasın ki sadece cesaretle atılmış minik bir adım.”

    1. İstemediğim bir bölümde (işletme) 3. sınıf öğrencisiyim. Sayısal zekam hiç yok. Sayısal dersleri toparlayayım dedikçe sözel dersler düşüşe geçiyor. İkisi arasındaki dengeyi bir türlü kuramadım. Hangi bölümde okumak isterdin diyecek olursanız “12 yaşımdan 20 yaşıma kadar hayalim gazetecilikti.” derim. Ama şuan iki sene önceki kadar büyük bir aşkla istemiyorum. Belki de işletmede geçen (heba olan) yıllarım gazetecilik hevesimi aldı götürdü. Ne yapmak istiyorum biliyor musunuz? Dünyanın en büyük sosyal medyacısı olmak istiyorum. İnternet benim hayatıma 10 12 yaşlarındayken eve ilk interneti bağlattığımızda girdi. İnternette ilk öğrendiğim şey basit web sitesi kurucularıyla web sitesi açmak oldu. İnstagram hesabı açar gibi web sitesi kuruyordum. (O derece kafayı yemiştim internetle 😄) Hatta bir kere ilkokulda sosyal sorumluluk projesi kapsamında küresel ısınmayı tüm sınıfları gezip anlatacaktım. Küresel ısınmayla ilgili okul içinde web sitesi açtım. Ahım şahım bir şey değildi ama okul beğendi. (Heralde minicik çocuğun elinden gelen bu dediler.) Çünkü internet dünyası benim için hobi değil… Deniz gibi düşünün interneti. Derinlere daldıkça farklı farklı balıklar, daha farklı bir dünya… İşte öyle bir şey benim içinde internet… Öğrenmek istiyorum ya internette yapılabilecek her şeyi… Bir insan düşünün ki instagrama gelen her güncellemeye mutlu olsun. (En çok ve ses getiren güncelleme instagrama geldiği için instagram örneğini verdim.)  -Ooo! Canlı yayın özelliği mi gelmiş? Allaaaahh! Ne güzel kullanırım şimdi ben bu özelliği!
    2. Senaryo… Uppsss! Sanırım bu biraz farklı bir hayal oldu. Ama yoldaki insanları gözlemlemeyi seviyorum… Onların konuşmalarına (istemeden 😊) kulak misafiri olmayı… O konuşmalardan aile hayatları, aşk hayatları üzerine aklımdan senaryolar uydurmayı severim… Belki de senaryosal (yeni bir terim uydurdum) zekam yoktur. Sadece çok fazla yerli dizi izlemenin verdiği hayal gücüdür, bilmiyorum. Ama öyle bile olsa neden bu hayal gücümü kendi senaryomu yazarak kullanmayayım ki? -Eveeeet, eveeettt! Biliyorum. Senaryo yazmak diyaloglardan ibaret değil, bi dolu tekniği var. Çok fazla bilgi birikimi gerektiriyor. Haa deyince senaryo yazılmıyor, gerekirse 2 3 seneni (belki daha fazla) sadece senaryona odaklı yaşaman gerek. Hepsinin farkındayım. Ama ben kendi senaryomu beyaz perde de görmek “istedikten” sonra “neden olmasın?
    3. İlerde kitap yazmak… Yazmak benim için yaklaşık bir aylık bir terim. Bir ay öncesine kadar yazmayı sadece ders notu çıkarmak olarak kullanıyordum. Şimdi bayaa bayaa kitap yazmayı düşünüyorum. İlerletmek istiyorum. Haziran başından itibaren burada kendi öykülerimi de yazabilirim. Yazmak konusunda çok hassasım… Öyle ki okuyacağım kitapları çok zor seçiyorum. Kişisel gelişim olmalı, bana bir şeyler öğretmeli, roman okuyacaksam sadece aşktan ibaret olmamalı… (Bu kriterlerde kitap öneriniz varsa yorum olarak yazabilirsiniz, beni tanıyanlar whatsapptan da öneri verebilir 😄✌) 

        Şimdi gelelim “Dilşad niye durduk yere birden yine hayallerim de hayallerim diye parladın?” sorusuna. İkü Kariyer Kulübü sağolsun… 3 günlük hem yorucu hemde aslında insana çok şey katan bir seminer programı düzenlediler. Bütün konuşmacılar iyiydi ama Dreamstalk tek kelimeyle müthişti. Hayalleri gerçekleştirmek üzerine kurulmuş bir şirket Dreamstalk… Sahneye çıkıp hayallerini anlatıyorsun ve onlarda ellerinden geldikçe gerçekleştiriyorlar. Benim tek yapmam gereken o sahneye çıkıp hayallerimi anlatmamdı. -Hadi Dilşad! Yen şu sahne korkunu. Anlat hayallerini… Alabilirsin o mikrofonu eline, sahneden korkma bu kadar! desemde kendime yapamadım. Nasıl pişmanım anlatamam… 😔

        Aslında artık gerçekten kendi yoluma bakmayı istiyorum. Bir yerden başlamayı… İlk olarak internet ya da sosyal medya alanında stajla başlayabilirim diye düşünüyorum… Ben böyle -Offff! Olmuyor gerçekleşmiyor hayallerim. diye sızlanıp adım atmadıkça hiçbir şey olmayacak. 

        Ben gerçekten hayallerimdeki mesleği yapmak istiyorum.  “Sevdiğin mesleği yaparsan hayatın boyunca çalışmamış olursun.” cümlesinde ki “Sevdiği mesleği yapanolmak istiyorum, “hayatı boyunca çalışmamış” kişi olmak istiyorum… 

        Kısacası “Neden olmasın ki sadece cesaretle atılmış minik bir adım.”

      Sessizlik ve Daha Fazlası…

        Bir insan sessizse, hapsetmeyin onu sessizliğine. Konuşturun mesela. Yapamıyor mu? Üstüne gidin! Emin olun çok şey anlatacaktır. Gerçekten seviyorsanız bunu yapın. Bırakın ağlasın, birikmiştir; rahatlasın… 

       Derinine inin o insanın. Ne var ne yoksa dökülsün. Kötüyse neden kötü olduğunu sorgulayın mesela. İyiyse neden bu kadar iyi bir insan olduğunuda anlamaya çalışın. Vardır elbet bir sebebi. Kötülük ve iyilik kendisini gizlediği bir kalkanı olamaz mı? Aynı sessizliği gibi… 

       Şu var ki mutsuzluğa inandırmışsa kendisini mutlu etmeye çalışmayın. Ne yaparsanız yapın inandırmıştır kendisini vakti gelene kadar mutlu olamaz. Yalnız mutludur; yalnızlığı korkarak kaçmaya çalıştığı ama bir o kadar da sevdiğidir. 

       Uzun lafın kısası korkuyorum; evet evet çok korkuyorum aşık olmaktan. Çünkü geçti sanarken geçmiyor. Beyninin içinde duruyor. En ufak bir üzülmeni ya da ışığı bekliyor ortaya çıkmak için olmadık yerde… 

        Not: Babamla bakkala bile gitsem elini tutardım bu yaşıma rağmen çocuk gibi. Ben en çok o eli tutmayı özledim. En ihtiyacım olan zamanda tutamadım babamın elini… 

      Güven+Sevgi=Mutluluk

      Daha hayata gelmeden anne karnındayken yazılmış kaderimiz. Nasıl bir çocukluk geçireceğimiz, gençliğimiz, yetişkinliğimiz, yaşlılığımız… Ya da ne kadar yaşayacağımız… Daha doğrusu ne kadar “birey” olacağımız.

      Birey olmak 18 yaşından gün almak mıdır? Hayır efendim! Birey olmak gerçekten sevdiğin herkese duyduğun “sevgidir”, “güvendir”… Ne kadar sevgi o kadar güç… Ne kadar güven o kadar özgüven… Zaten bunları toplarsan eşittir mutluluk…

      Ben hayattan bir şeyler öğrendiysem o da direnmenin bile acıda olsa insanı güzelleştirdiği. Sevgi için güven için direnmek… Ben sadece bu ikisi için direndim, direniyorum…  Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabında “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” cümlesi beni en çok etkileyen cümleydi… Bana beni anlatan daha uygun bir cümle olamazdı. Direnin efenim! Direnmeden, acımadan, gözyaşı dökmeden mutlu olamazsın hayatta… Güçlenir, güzelleşirsin… Fiziksel değil ama yüreksel… İnsanlar kabul edemeselerde insana bağlı. Bağlılar yani bunun inkar edilecek bir yanı yok. Peki niye birbirimizi kırmak için olanca gücümüzle savaşıyoruz ki? (Şimdi diyeceksiniz ki bunu sen mi söylüyorsun Dilşad? Bende diyeceğim ki “Benim ki özlemdem dolayı, haksızlığa tahammülüm olmadığından dolayı. Benim hikayem uzun.) Kaç kere sırtıma bıçak darbesi yedim güvendiğim için saymadım. Bunların en yaralıyıcısı en yakınlarımdan gelmiş olmasıydı. Bıçak değil satır darbesi resmen. Ama inadına güveniyorum, inadına seviyorum insanları. Saf da dediler yeri geldi “salak mısın? da” Ama yapamıyorum, yaşamam için sevmem lazım, güvenmem lazım. Belki abartıp bağlanmam lazım. Duygularımı belli edemesemde hassasım işte. Umuda karşı hassasım, hayallerime karşı hassasım, sevgiye ve güvene karşı hassasım. Bazen de mutluluğa karşı hassasım… Eğer azıcık yüreği güzel bir insansam hassas olduğum konulara direndiğim için.

      Güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman…

      Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız…

      Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına… 

      Özgürlüktür bence hassaslık. Sınırlarının olmasıdır. Güvenime gölge düşürmedir. Sevgimi kırmadır. Umudumu karalamadır. Hayallerime çomak sokmadır. Renklerin diliyle anlatacak olursam güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman… Sevgi kırmızdır. Kalp gibi… Sürekli atar, ihtiyaç, olmadan olmaz… Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız… Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…  

      Son olarak paylaşın hassas olduğunuz duyguları. Paylaşırsan tükenmezsin; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun. 


      Ben Bir Gürgen Dalıyım / Hasan Ali Toptaş 

       

      “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” 

        Hayatta herkesin bir koşuşturması, bir sorumluluğu var. Baba olma, anne olma, iyi bir eş olma, dibine kadar dost olma vs vs… Her akşam mesleğimizin verdiği yorgunlukta cabası. İşte hayatın içindeki bu yorgunlukları azıcıkta olsa atmak için yetişkinlere masal kitabı önereceğim. Everest yayınlarından çıkan Hasan Ali Toptaş’ın yazdığı “Ben Bir Gürgen Dalıyım.”

        110 sayfa, resimli… Kitabı vaktiniz varsa sadece 1.5 saatinizi ayırıp ara vermeden okumanızı tavsiye ederim. 1.5 saatte size kendinizi sorgulatacak. Sürpriz sonlu, son 10 sayfa ağlama garantili… 

        Hasan Ali Toptaş’ın betimlemeleri çok başarılı. Okurken adeta Beşparmak Dağlarının ötesindeki ormandasınız; bir sayfada ormanın kokusunu alırken diğer sayfada kuş cıvıldamalarını duyuyorsunuz…

        Kitabın yorumlarını okuduğumda herkes kitaba ağaçların hikayesi üzerinden yorum yapmış. Ben çok farklı bir açıdan bakacağım kitaba. 

        “Artık insanların eline düştüğümde odun olmamak için, bütün gücümle direnişe geçmiştim. Eskisi gibi, aman canım, hangi dalım nereye doğru uzarsa uzasın demiyordum sözgelimi. Boş bulunup rüzgara da bırakmıyordum kendimi, gece gündüz her an tetikte duruyor, dimdik kalabilmek için elimden gelen her şeyi yapıyordum.”  Kitabımızın ana fikri bu paragrafta saklı diyebiliriz. Ağaçların kesildikten sonra belli bir süre daha yaşamak istemeleri… 

        Gürgen ağacımız kesildikten sonra hemen sobaya yakacak olmamak için kesilinceye kadar yapraklarını, dallarını yağmurlara, fırtınalara rağmen dik tutuyor. İnsanlara güzel görünmek için. Böylece sobaya yakacak olmayacağını düşünüyor. Çünkü insanlar genellikle bakımsız ağaçları yakacak diye kullanırlar. Hayali bir bebeğe beşik olmak ya da güzelliklere açılan bir pencere olmak… “Dünyanın her yerinde pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.” diye düşünür. 

        İnsanlarda öyle değil midir? Dünyada hayata faydalı olduktan sonra öldükten sonrada faydaları dokunsun istemezler mi? Mesela bir okul, kütüphane yaptırmak ya da ardında bir kitap bırakmak… 

        “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” der Gürgen… Sözü vardır arkadaşı Köknar’a. Direnecektir, ne olursa olsun hayalleri için dallarını, yapraklarını dik tutacaktır. Hayatımızın mutlaka belli bir bölümünü direnerek geçiririz. Sabırlı ve umutlu olmak zorundayızdır. Gelecek güzel günler için, hayallerimiz için… Ama bazen hayat bizim istediğimiz sonu yazmaz. Biz inatla güzel günler  için direndikçe aslında hayat çok farklı bir son yazıyordur bize. Gürgen’in sonu gibi… 

        Babamdan gelen alışkanlıktır; kitap okurken hoşuma giden cümlelerin altını kırmızı kurşun kalemle çizerim. Ben Bir Gürgen Dalıyım’dan çizdiğim yerleri not düşeceğim; ilk  basımı 1997 yılında çıkan Ben Bir Gürgen Dalıyım’ı neden hâlâ okumadım diyeceğinize eminim.

      📌 Hayatta sevinç kadar acıda vardı. Başka bir deyişle, biz de acı çekiyorduk insanlar gibi, zaman zaman bizde üzülüyor, zaman zaman kendimizi tutamayıp bizde ağlıyorduk, insanlar gibi, kimi zaman da kaygılanıyor, düşünüyor ve korkuyorduk.

      📌 Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.

      📌 Ormanın güzelliğine güzellik katan yemyeşil bir şiire benziyordum.

      📌 Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu. Gerisi boştu… Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı.

      📌 Ne yapacaksak, aşkla, sevgiyle değilde, verilecek bir emirle yapacaktık. Bu yüzden, dünyanın en şirin eşyasına bile dönüşsek, çürüyüp yok oluncaya dek, verilen emrin izi kalacaktı alnımızda. Güzelliğimiz o emirle zedelenecekti.

      📌 İnsan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı… Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi? 

        Not! Kitabı okuduktan sonra sevdiklerinize bu kitabı okumaları için hediye etmek isteyeceksiniz 🤗