Hayallerin kadarsın…

… Bir insanın kim olduğunu düşüncelerinden sonra hayalleri belirler bence. Hayaller insanın bir nevi nasıl bir hayat yaşamak istediğinin göstergesi değil midir? Aynı zamanda hayattaki mücadelemiz, kararlılığımız ve gücümüz… Biliyorum çok çok zor olabiliyor hayallerinin peşinden koşmak ama zor olduğu için kıymetli ve zor olduğu için anlamlı.

Şunu unutma ki bu hayat senin; başkalarının sınırlarına takılıp hayallerini erteleme. Kimsenin düşüncelerine göre hayallerine şekil verme. Sadece sen yaşayacaksın hayallerini, onlar değil. Senin için değerli hayallerin, başka kimse için değil. Unutma bu hayat sana bir kere verildi ona iyi bakmalısın ve bunun için hayallerine ihtiyacın var. 🍀

Reklamlar

11 Eylül 2017

Doğumdan ölüme kadar geçen süreye “Hayat” denir ya. O sürenin tuzu biberi çektiğin sıkıntılar. Hep mutlu olamazsın, sıkılırsın bir süre sonra, unuttursun mutluluğun anlamını ve kıymetini. Sıkıntıları şükretmeyi bilip başımızın üstünde taşıyabilsek keşke… Şöyle bir düşünelim; hayatta karşına çıkan zorluklar seni büyütür, olgunlaştırır, geçen seneler değil. Her sıkıntı tanesi hayata bakış açını değiştirir, güçlü olmanı sağlar. Yazarken fark ettimde; evet sıkıntı tanesi, üzerimize binen dağ gibi yük değil yani. Sıkıntı çekmeden kim olduğunu bilemezsin, kendini tanıyamazsın. En önemlisi düşüncelerinin olgunlaşması için gereklidir. Zorluklar karşısında yeri geldiğinde hıçkıra hıçkıra ağlayacaksın; ağlamazsan işte o zaman sırtında kocaman bir dağ olur…

“Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” (Hasan Ali Toptaş – Ben Bir Gürgen Dalıyım)

380. Gün

380 gün öncesine gidelim. Tarihlerden 18 Temmuz 2016. Ben İstanbuldayım yaz okulunda. Annem, babam ve küçük kardeşim Ankara’da. Darbe ya da darbe girişimi artık ne olduğunu bile hâlâ tam idrak edemediğim ülke üzerinde herkesi etkileyecek bir olay olmuştu üç gün öncesinde. Bu darbeden yaklaşık bir hafta kadar öncede ülke gündemini çok sıkı takip edenler bilir; “Yüksek yargı üyeleri Yargıtay’ın önünde cübbeli protesto” yapmışlardı. Babamda cübbesiyle o protestodaydı. Mikrofon uzattılar; en fazla iki üç cümle bir şey dedi ama o üç cümleyi özetleyecek olursam; hukuku tanımayanlara hukuku tanımaları gerektiğini söyledi. Şimdi gelelim 18 Temmuz 2016’ya… Darbe ya da darbe girişiminden sonra babamda tutuklandı. Sebep cübbeli protestoda mikrofona konuştukları. Başka sebepler olarak “her zaman dürüst bir hukukçu olmasını, cübbesinin cebi ve düğmesi olmamasını” söyleyebilirim.

Şu geçen 380 günde o kadar çok şey yaşadım ki… (Mağdur ailelerin yaşadıklarıyla aynı, belki ben kaleme dökmeyi başarabilirsem bir gün yazarım.) Ama asıl bugün yaşadığım, kalbimi paramparça eden bir olayı anlatacağım.

Küçük kardeşim Yıldız Nida’yla (8) bugün alışveriş merkezinde bir çocuk mağazasına girdik. Bizden sonra bir adamla kız çocuğu geldi. Nida’dan bir kaç yaş küçük. Öyle bir şey dedi ki kızına Nida’nın bakışını unutamam. “Seç kızım ne istersen alacağım.” dedi. Nida’nın suratı düştü, gözleri doldu. Hissettirmemeliydim babamın yokluğunu. “Seç kuzum birkaç bir şey alacağım sana.” dedim. Aldımda. Babamla avmye gittiğimizde o da bize istediğinizi alabilirsiniz derdi. Annem bu ay fazla harcadınız dediğinde bile “Bırak kızlar istediğini alsın.” derdi. Bugün Nida’yı mutlu etmek isterken babalı kızlı dolaşanları gördükçe üzüldü… Ömrüm boyunca Nida’nın o baba kıza bakışını, gözlerinin dolmasını unutamayacağım. Sonra alışveriş merkezinden çıktık; güldürmeye çalışıyorum, komik şeyler söylüyorum ama gülmüyor suratını asıyor. “Ne oldu birtanem?” dediğimde tahmin edeceğiniz o cümleyi söyledi “BABAMI ÖZLEDİM.” sustum, ne diyebilirdim ki. Kendimi teselli edemezken Nida’mı nasıl teselli edebilirdim? “Geçecek bu günler.” “Çıkıcak, haksızlıklar son bulacak. Babamız gelecek.” diyemezdim. Çünkü benimde artık umudum yok. Yine kötüler kazandı, kazanıyor, kazanacak…

Beni tanıyanlar bilir; sinema ve tiyatro dışında (ki onlarada 380 günde 10u geçmemiştir gittiğim.) topluluk içine girmeyi sevmiyorum artık. Çünkü sanki kimse umursamıyor ülkede olanları… İnsanlar eğleniyor, dans ediyor bense elimde olmadan insanlara baktıkça somurtuyorum, susuyorum. Çünkü babam içerde ve kimsenin umrunda değil… Çünkü azıcık bile güldüğümde aklımda babam… Aç mı? Tok mu? Uyuyabiliyor mu? Yatağı rahat mı? Özellikle geceleri dört duvar bir hücrede ben bunu düşünmeden nasıl yaşayabilirim?

383 gün önce neler yaşandıysa yaşandı; darbe ya da darbe girişimi… Olan masum, dürüst insanlara oldu… Hukukçulara, öğretmenlere, gazetecilere, esnafa oldu. Babam bu ülkedeki en dürüst hukukçulardandı. Mesleğini çok farklı bir aşkla severdi… Ailesine ayırması gereken haftasonunu Yargıtay’da çalışarak geçirirdi. Sebebi dosyalar zaman aşımına uğramasın, adalet gecikmesin. Adalet duygusuna hayrandım. (Halada hayranım.) Şimdiki hukukçular gibi değildi babam. Kimseden gelen emirleri dinlemez; hukuk, anayasa ne diyorsa onu uygulardı. Zaten içerde olmasının sebebide bu ya. Birilerini korkuttu bu kadar dürüst olması.

Benim babamla çok bir haftasonum yok. Ama bu ülkede babam gibi dürüst hukukçuları hak etmiyor. Kimsenin umrunda değil masum insanların özellikle hukukçuların içeride olması… Kimse asıl darbenin yargıya yapıldığını görmüyor.

Ömer Hayyam’ın bir rubaisi düşüncelerimi tam anlamıyla açıklar sanırım.

Celladına aşık olmuşsa bir millet,

ister ezan ister çan dinlet.

İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,

Müstehaktır ona her türlü zillet.

Hasan Ali Toptaş’ın Ben Bir Gürgen Dalıyım kitabından kimsenin etkilenmediği kadar çok etkilendim. Çünkü kitaptaki yazılan her cümle ağaçların dilinden insanlara insanları anlatmak.

Mesela;

🔹 “… sonra adamlar hiç acımadan, o güzelim çamları, o yeşilim köknarları ve o civanım gürgenleri tek tek kesmeye başlıyorlardı.” Masum, mesleklerinde en iyi olan insanlarının içeri alınmasını kitaptaki bu cümle en iyi anlatıyor.

🔹 “Akşam olunca, mapushane avlusundan koğuşlara geçiyormuş mapuslar. Yani o saatten sonra canları ne kadar çekerse çeksin, gökyüzünü görmeleri yasakmış.” Ben Bir Gürgen Dalıyım’ın beni en çok etkileyen cümlesi dememe gerek var mı?

🔹”Ne yapacaksak; aşkla, sevgiyle değilde, verilecek bir emirle yapacaktık. Bu yüzden, dünyanın en şirin eşyasına bile dönüşsek, çürüyüp yok oluncaya dek, verilen emrin izi kalacaktı alnımızda. Güzelliğimiz o emirle zedelenecekti.” Ağacın dilinden başka bir ağaca söylenen bu cümle ise şimdiki hukukçuları hatırlatıyor bana. Hani mesleğini birilerinden aldıkları emirlerle yapanları.

Kitabı yorumlayan her blogger kitabı ağaçlar üzerinden yorumlamış. Ağaçlar böyle şeyler yaşıyorlarmış, onlar da insanlar gibi hissedebiliyormuş tarzında. Tek ben mi fark ettim kitaptaki sırrı? Hasan Ali Toptaş’ın ağaçların dilinden insanlara insanları anlattığını? (Belki de Hasan Ali Toptaş’ın tüm kitaplarını okumak istemem Ben Bir Gürgen Dalıyım’ın bendeki etkisidir.)

Yüksek sesle bir sitemle noktalayacağım.

Sadece babam için değil yüzbinlerce mağdur edilen, haksız yere içeri alınan anneler, babalar, evlatlar için. “Kimse benim babamı haksız yere hücrede tutamaz! Kimse haksız yere hamile bir kadını içeri alamaz! Kimse bir evladı haksız yere içeri alıp annesini gözü yaşlı bekletemez! Kimse yeni doğmuş bebekleri, anne baba kokusuna, sevgisine muhtaç çocukların annesiz, babasız büyümesini isteyemez!”

“Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz.” Mustafa Kemal ATATÜRK

BABAM!

Bu yazımda size babamdan bahsedeceğim. Yaklaşık 10 aydır özlemle beklediğim ve daha da ne kadar özleyeceğim belli olmayan babamdan. Zordur insanın babasını anlatması yani ben bayaa zorlandım. Zorlanmayı açarsak çok sevdiğimden, çok özlediğimden… Tam olarak anlatabildiğimi düşünmüyorum. İnsanın anne ve babasını yazabilmesi için çok iyi bir yazar olması gerekir.

Babam mesleğine son derece aşık bir hukukçuydu. Mesleğinde emeklerininin karşılığını almış ve 5-6 sene önce (tam tarih hatırlamıyorum) tetkik hakimliğinden yüksek yargı üyeliğine terfi etmişti. Hikayeyi başa sarmak gerekirse; Babam Elazığ’da doğup 9 kardeşiyle aynı evin içinde kimseden doğru düzgün maddi yardım görmeden hem çalışıp hem okuyarak hukuk fakültesinden mezun olmuş. En büyük erkek çocuk olduğu için diğer 3 erkek kardeşini de mesleğini eline alır almaz kendisi her türlü maddi, manevi desteği vererek okuttu. Son görev yeri Ankara’ya gelinceye kadar Kığı/Bingöl gibi ilçelerde lojmanlar teröristler tarafından taranırken yine de mesleğini saygı ve sevgi çerçevesinde yapmış. Annem; “Lojmanlar tarandığı zaman odalarda uyumaya korkardık koridorda uyurduk.” der. Ben babamı hep çalışırken hatırlıyorum. Bir dakikasını bile boş geçirmezdi, hep çalışırdı. Ya bilgisayarının başında kitap, makale yazar ya da iş yerinde çalışamadığı dosyaları adalet gecikmesin, dosyalar zaman aşımına uğramasın diye eve getirir dosyalarını okurdu. Ailesine ayırması gereken zamanı her zaman mesleğine ayırdı. Yaklaşık 10 ay öncesine kadar bu durumdan çok şikayetçiydim ama şimdi “mesleğine aşık olmak” cümlesinin tanımıymış meğer babam.

Dosyalardan vakit bulduğu zamanlarda da gerekirse uyumadı iki tane hukuk kitabı yazdı. Yurt içi, yurt dışı seminerlere katıldı. Galiba insan kendi imkanlarıyla okuyunca mesleğine daha bir aşık oluyor. Gecesi gündüzü mesleğiydi çünkü. Kitap okumayı çok sever bir de yazmayı..

Sonra bir gün Yargıtay’ın önünde cübbeli, basın açıklamalı bildiri yayınladılar. Anayasaya çok açık bir şekilde aykırı yapılan “Yargıtay üyelerinin üyeliklerinin fesh edilme.” kararı için. Mikrofon uzattılar; bir kaç cümleyle düşüncelerini söyledi. Yargıyı kendi çıkarları için tanımayanlara kısaca Yargıyı ve anayasayı tanımaları gerektiğini söyledi. Senelerce gece gündüz demeden emek verdiği yargı için bu birkaç cümleyi çok gördüler, hakkında soruşturma başlattılar. Birde mesleğinde her zaman dürüst olmasını çekemediler. Kimsenin emri altında karar vermez, her zaman hukuk ve anayasa ne diyorsa ona göre karar yazardı. Cübbesini her zaman onurlu bir şekilde taşımıştır; hiçbir zaman kimsenin önünde iliklememiştir. Soyut ya da somut hiçbir şekilde cübbesinin cebide olmamıştır. Şimdi nerede mi? 15 Temmuz’dan sonra 19 Temmuz’da önce Ankara/Sincan cezaevine aldılar. Sonra Ekim’de Kırıkkale/Keskin cezaevine hücreye koydular. (Oradaki gardiyanlar bize “Hücre demeyin tek kişilik oda orası” diyorlar. Bilmiyorum bize azıcıkta olsa morel verebilmek için mi öyle diyorlar yoksa gerçekten litaritürde tek kişilik oda şeklinde mi geçiyor. Oda ya da hücre fark etmez sonuç olarak babam bir haksızlığa uğradı ve ailesinden kopartıldı. Mesleğinden ihraç edildi.)

Ayda bir kapalı görüşte, (35 dakika, arada cam var telefonla konuşuyorsun) iki ayda bir de açık görüşte (35 dakika, sarılmalı) görüyorum babamı. Onun dışında iki haftada bir pazar günleri telefon görüş günü (10 dakika). Birde mektuplaşıyoruz. Mektupların gidip gelmesi 2 haftayı buluyor. Daha ne kadar bu döngü devam edecek bilmiyorum.

Belki mesleğine fazlasıyla aşıktı ama ailesine de çok düşkündü. Çocuklarının üzülmesini istemezdi. Bir istediğimize hayır dediğinde üzüldüğümüzü gördüğünde hemen evet derdi. Her zaman helal kazandı. Dediğim gibi hiçbir zaman cübbesinin cebi olmadı.

Benim marka takıntım için, İstanbul’da ve özel üniversitede rahat okuyabilmem (okuyabilmemiz) için… Devlet hastanelerinde aylarca randevu sırası bekletmedi mesela en ufak bir grip olduğumuzda bile hemen özel hastanelerde aldık tedaviyi. Annem ev hanımı bir tek babamın memur maaşıyla geçinirdik. Ama tüm ihtiyaçlarımıza da yeterdi. Bize yokluğu hissettirmezdi. Helal kazanınca o kazanç bereketleniyor gözün saray felan aramıyor. Bir tek ailem olsun yeter diyorsun. Şükrediyorsun varlığa da yokluğa da her haline…

Veeee şimdi… 19 Mayıs’ta 10 ay olacakken… Özlüyorum be babam… Artık her an, her saniye daha çok özlüyorum. Dışarı çıktığımda sadece sen varsın aklımda. Babam olsa yine yanımda ben çocuk gibi karşıdan karşıya geçerken elini tutsam diyorum. (Belki ilginç gelecek ama babamla dışarı çıktığımızda hâlâ babamın elini tutarak yürürdüm.) Babam dışarı çıkamıyor ama ben çıkıyorum diyorum. Benimde kendimi eve hapsetmem lazımmış gibi geliyor. Biyolojik olarak nefes alıyorum ama psikolojik olarak o nefes batıyor. Sonra bana “Diliş” deyişin aklıma geliyor onu da özlüyorum… Birde küçükken bizi soyadımızdan dolayı “böcek” diye severdin işte onu bir başka özlüyorum.

Mektuplaşıyoruz dedim ya; orada kitap yasak mesela (bir ay önce kitap yasağı kalktı) mektubunda şiirler yazıyor bize. Şaşırıyorum görüşlere gittiğimde “Kitap yasak sen onca uzun şiirleri ne ara ezberledin?” diyorum. Gülüyor… Aslında cevabı belli hep okudu, kitapları bir farklı severdi ki hem babaannemin evinde ayrı bir odası kütüphanesi var hem kendi evinde… Kıyamazdı kimseye vermeye, bir sürü biriktirmiş.

Biliyorum; güzel günler gelecek ama bilinmezlik yok mu sabırla birleşince yıpratıyor. Çok seviyorum be babam, tahmin edemeyeceğin kadar özlüyorum… ❤

Güven+Sevgi=Mutluluk

Daha hayata gelmeden anne karnındayken yazılmış kaderimiz. Nasıl bir çocukluk geçireceğimiz, gençliğimiz, yetişkinliğimiz, yaşlılığımız… Ya da ne kadar yaşayacağımız… Daha doğrusu ne kadar “birey” olacağımız.

Birey olmak 18 yaşından gün almak mıdır? Hayır efendim! Birey olmak gerçekten sevdiğin herkese duyduğun “sevgidir”, “güvendir”… Ne kadar sevgi o kadar güç… Ne kadar güven o kadar özgüven… Zaten bunları toplarsan eşittir mutluluk…

Ben hayattan bir şeyler öğrendiysem o da direnmenin bile acıda olsa insanı güzelleştirdiği. Sevgi için güven için direnmek… Ben sadece bu ikisi için direndim, direniyorum… Hasan Ali Toptaş’ın “Ben Bir Gürgen Dalıyım” kitabında “Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” cümlesi beni en çok etkileyen cümleydi… Bana beni anlatan daha uygun bir cümle olamazdı. Direnin efenim! Direnmeden, acımadan, gözyaşı dökmeden mutlu olamazsın hayatta… Güçlenir, güzelleşirsin… Fiziksel değil ama yüreksel… İnsanlar kabul edemeselerde insana bağlı. Bağlılar yani bunun inkar edilecek bir yanı yok. Peki niye birbirimizi kırmak için olanca gücümüzle savaşıyoruz ki? (Şimdi diyeceksiniz ki bunu sen mi söylüyorsun Dilşad? Bende diyeceğim ki “Benim ki özlemdem dolayı, haksızlığa tahammülüm olmadığından dolayı. Benim hikayem uzun.) Kaç kere sırtıma bıçak darbesi yedim güvendiğim için saymadım. Bunların en yaralıyıcısı en yakınlarımdan gelmiş olmasıydı. Bıçak değil satır darbesi resmen. Ama inadına güveniyorum, inadına seviyorum insanları. Saf da dediler yeri geldi “salak mısın? da” Ama yapamıyorum, yaşamam için sevmem lazım, güvenmem lazım. Belki abartıp bağlanmam lazım. Duygularımı belli edemesemde hassasım işte. Umuda karşı hassasım, hayallerime karşı hassasım, sevgiye ve güvene karşı hassasım. Bazen de mutluluğa karşı hassasım…

Güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman…

Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız…

Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

Özgürlüktür bence hassaslık. Sınırlarının olmasıdır. Güvenime gölge düşürmedir. Sevgimi kırmadır. Umudumu karalamadır. Hayallerime çomak sokmadır. Renklerin diliyle anlatacak olursam güven sarıdır. Güneş gibi inanıldığında kocaman… Sevgi kırmızdır. Kalp gibi… Sürekli atar, ihtiyaç, olmadan olmaz… Umudun rengi mavidir. Deniz gibi, gözyüzü gibi uçsuz bucaksız… Hayaller yeşildir. Ağaçlar gibi, köklerinden bağlıdır toprağına…

Son olarak paylaşın hassas olduğunuz duyguları. Paylaşırsan tükenmezsin; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun.

Ben Bir Gürgen Dalıyım / Hasan Ali Toptaş 

“Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.”

Hayatta herkesin bir koşuşturması, bir sorumluluğu var. Baba olma, anne olma, iyi bir eş olma, dibine kadar dost olma vs vs… Her akşam mesleğimizin verdiği yorgunlukta cabası. İşte hayatın içindeki bu yorgunlukları azıcıkta olsa atmak için yetişkinlere masal kitabı önereceğim. Everest yayınlarından çıkan Hasan Ali Toptaş’ın yazdığı “Ben Bir Gürgen Dalıyım.”

110 sayfa, resimli… Kitabı vaktiniz varsa sadece 1.5 saatinizi ayırıp ara vermeden okumanızı tavsiye ederim. 1.5 saatte size kendinizi sorgulatacak. Sürpriz sonlu, son 10 sayfa ağlama garantili…

Hasan Ali Toptaş’ın betimlemeleri çok başarılı. Okurken adeta Beşparmak Dağlarının ötesindeki ormandasınız; bir sayfada ormanın kokusunu alırken diğer sayfada kuş cıvıldamalarını duyuyorsunuz…

Kitabın yorumlarını okuduğumda herkes kitaba ağaçların hikayesi üzerinden yorum yapmış. Ben çok farklı bir açıdan bakacağım kitaba.

“Artık insanların eline düştüğümde odun olmamak için, bütün gücümle direnişe geçmiştim. Eskisi gibi, aman canım, hangi dalım nereye doğru uzarsa uzasın demiyordum sözgelimi. Boş bulunup rüzgara da bırakmıyordum kendimi, gece gündüz her an tetikte duruyor, dimdik kalabilmek için elimden gelen her şeyi yapıyordum.” Kitabımızın ana fikri bu paragrafta saklı diyebiliriz. Ağaçların kesildikten sonra belli bir süre daha yaşamak istemeleri…

Gürgen ağacımız kesildikten sonra hemen sobaya yakacak olmamak için kesilinceye kadar yapraklarını, dallarını yağmurlara, fırtınalara rağmen dik tutuyor. İnsanlara güzel görünmek için. Böylece sobaya yakacak olmayacağını düşünüyor. Çünkü insanlar genellikle bakımsız ağaçları yakacak diye kullanırlar. Hayali bir bebeğe beşik olmak ya da güzelliklere açılan bir pencere olmak… “Dünyanın her yerinde pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.” diye düşünür.

İnsanlarda öyle değil midir? Dünyada hayata faydalı olduktan sonra öldükten sonrada faydaları dokunsun istemezler mi? Mesela bir okul, kütüphane yaptırmak ya da ardında bir kitap bırakmak…

“Üstelik, herhangi bir şeye karşı direnmek, daha şimdiden güzelleştirmişti beni. Varlığıma benim bilmediğim bir çok anlam katmıştı.” der Gürgen… Sözü vardır arkadaşı Köknar’a. Direnecektir, ne olursa olsun hayalleri için dallarını, yapraklarını dik tutacaktır. Hayatımızın mutlaka belli bir bölümünü direnerek geçiririz. Sabırlı ve umutlu olmak zorundayızdır. Gelecek güzel günler için, hayallerimiz için… Ama bazen hayat bizim istediğimiz sonu yazmaz. Biz inatla güzel günler için direndikçe aslında hayat çok farklı bir son yazıyordur bize. Gürgen’in sonu gibi…

Babamdan gelen alışkanlıktır; kitap okurken hoşuma giden cümlelerin altını kırmızı kurşun kalemle çizerim. Ben Bir Gürgen Dalıyım’dan çizdiğim yerleri not düşeceğim; ilk basımı 1997 yılında çıkan Ben Bir Gürgen Dalıyım’ı neden hâlâ okumadım diyeceğinize eminim.

📌 Hayatta sevinç kadar acıda vardı. Başka bir deyişle, biz de acı çekiyorduk insanlar gibi, zaman zaman bizde üzülüyor, zaman zaman kendimizi tutamayıp bizde ağlıyorduk, insanlar gibi, kimi zaman da kaygılanıyor, düşünüyor ve korkuyorduk.

📌 Çünkü, yüzyıllardır çözülemeyen acayip bir bilmeceydi insan. Derinlerden daha derin bir sırdı ya da ucu bucağı olmayan, içi pisliklerle, içi eşsiz güzelliklerle dolu, alabildiğine karanlık ve karmakarışık bir evrendi.

📌 Ormanın güzelliğine güzellik katan yemyeşil bir şiire benziyordum.

📌 Dönüp dolaşıp insanda başlıyordu her şey, dönüp dolaşıp insanda bitiyordu. Gerisi boştu… Yani insanın karışmadığı her şey bir masaldı.

📌 Ne yapacaksak, aşkla, sevgiyle değilde, verilecek bir emirle yapacaktık. Bu yüzden, dünyanın en şirin eşyasına bile dönüşsek, çürüyüp yok oluncaya dek, verilen emrin izi kalacaktı alnımızda. Güzelliğimiz o emirle zedelenecekti.

📌 İnsan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı… Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengarenk bir barış bahçesi?

Not! Kitabı okuduktan sonra sevdiklerinize bu kitabı okumaları için hediye etmek isteyeceksiniz 🤗

Vefâ değil… SEVGİ…

Vefâ: Dostluğu, sevgiyi, aşkı, muhabbeti sürdürme. Bağlı kalma. Sözünde durma. Dilimize Arapçadan geçmiştir. Arapçada sözünü tutma, borcuna sadık kalma mânalarına gelmektedir. (Lugat 365) 

İnsan kelimelerin anlamlarını sözlüklerden değil hayat içerisinde yaşadıkça öğrenir. Anlamı güzel bir kelime sizin aslında sevmediğiniz bir kelime olabilir. İşte benim o kelimem “vefâ” … Belki bana anlamı hayat içerisinde yanlış öğretildiğinden. Ben insanların birbirlerine sevgi ile karşılıksız, şartsız bağlanmaları taraftarıyım. Vefâ ile değil. Anlamında da geçiyor ya borç bağlılığı gibi… Güzel kelimedir mutlaka ama borçla yan yana gelince olmuyor… “Sana vefâ borcum var.” duymayayım mümkünse bu cümleyi hayatımda. Hayatta kime ne faydam dokunuyorsa (ki umarım dokunuyordur.) o insanı/insanları gerçekten yürekten, şartsız, karşılıksız sevdiğim için yapmışımdır. Korkutuyor beni vefâ. Borç yani… Vefâ’yı ödersin biter… Sen bağlandığınla kalırsın…

  En sevdiğim kelimeye gelince “SEVGİ”… Sevginin borcu olabilir. Mesela cümleyle örnek vermek gerekirse “Sana bir sevgi borcum var Dilşad.” Ne kadar yalansız, ne kadar içten… Nasıl ödeyebilirsin ki sevginin borcunu? Bir kere sevgi borcu olan insan için o sevgi karşılıklıdır ama şartsızdır… Paylaşırsın sevgiyi ama tükenmez; paylaştıkça çoğalır, çoğaldıkça iyileşirsin… İyi ki var olursun.